24 Mart 2014 Pazartesi

Sadık Yalsızuçanlar, Risale i Nur Metodolojisi ve Ayet'ül Kübra Örneği

Sadık YALSIZUCANLAR - Tasavvuf - Konferans TEK PARÇA

Sadık Yalsızuçanlar, Sinema ve Tasavvuf, Lilja 4-Ever

'Hz Ömer'in (r.a.) Halife Oluşu' - Yıldızların İzinde

'Hz.Osman (r.a.)'nın Halife Olması' - Yıldızların İzinde

'Kalbin Işığı: Nur - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn' - Tasavvuf Okumaları

Dücane Cündioğlu, Türkiye, Tv Net, Avangard Sufilik, 14 Ocak 2011

Dücane Cündioğlu, Gündem Özel, Tv Net, İslam ve Burjuvazi, 08 Agustos 2009

Dücane Cündioğlu, Şimdiki Zaman, SkyTürk, 31 Ocak 2010

Dücane Cündioğlu, Türkiye, Tv Net, Teolojinin Yurdunda Felsefe, 21 Ocak...

Dücane Cündioğlu, Türkiye, Tv Net, Teolojinin Yurdunda Felsefe, 21 Ocak...

Dücane Cündioğlu, BI'E, Felsefe Dersleri -3, "Kozmopolites -Uygarlığın Ö...

Dücane Cündioğlu, BIE, Felsefe Dersleri -4, "Cebrail'in Kanatları -Muhay...

Ahlakın Temeli Üzerine Konuşmalar 3 - Ahlakın Kaynağı Olarak İlahi İsiml...

M. Fatih Çıtlak - Gerçek Düşünce - İnsanlığın Peygamberle Başlaması 21 M...

Hz Adem'in sırrı - Fatih Çıtlak ,GERÇEK DÜŞÜNCE PROGRAMI 17 Mart 2014

Ömer Tuğrul İnançer Öteki Gündem

"Evlilik Müessesesi" - Hanefi İlmihali

ŞÜHEDÂ'YA MEVLİD İ ŞERİF 18.03.2014

"SALAVAT-I ŞERİF" - 18 Mart Çanakkale Klibi (+oynatma listesi)

"Salat Getirmenin Önemi" -" Semerkand Sohbetleri

10 Mart 2014 Pazartesi

HATM-İ HÂCEGÂN’IN MEDHİ

Erer maksûduna ol kimse Hatm-i Hâcegân eyler

Cihanın câh u iclâlinde kesb-i izz ü şan eyler

Bu hatmi okumak kesret verir emval ü evlada

Girifdârı ider âzâd gamından şâdumân eyler

Bu hatm ile bulur hâif selamet şerr-i a’dâdan

Edâ-yı deyni ol medyun olanlardan daman eyler

Şifâlar bahş edüp ashâb-ı emraza verir sıhhat

Sülûk erbabına esrarını Hakk’ın ayan eyler

Bu hatmin feyz-i ruhanilerin ol kimse anlar kim

Tarîk-ı Nakşibendî üzre Hatm-i Hâcegân eyler

Sadeleştirilmiş Şekli

Erer maksûduna ol kimse Hatm-i Hâcegân eyler

Cihanın makam ve büyüklüğünde büyük kazanç eyler

Bu hatmi okumak çokluk verir mal ve evlatlara

Düşmüşü kurtarır gamından sevinçli eyler

Bu hatmile bulur korkak selamet bulur düşman şerrinden

Borçlu olanları borçlularından azâd eyler

Şifâlar bahş eder hastalara verir sıhhat

Sülûk erbabına esrarını Hakk’ın ayan eyler

Bu hatmin feyz-i ruhanilerin ol kimse anlarsa

Tarîk-ı Nakşibendî üzre Hatm-i Hâcegân eyler

15 Şubat 2014 Cumartesi

Hz. Muhammed'in (sav) Hayatı "Martin Lings" 1- 3

Muhyiddin Şekür- Modern Aile& Sorunları- Part1

Semerkand Tv Sahur Meclisi 25. Program Prof. Dr. Süleyman Uludağ. (13 Ağ...

Yunus Emre ve Ana Hatları ile Tasavvuf - Mehmet Doğramacı

Şemseddin Bektaşoğlu Zikir ve Hizmet Sohbeti

İslamın Dünyaya Hakim Olması için.. -Dr. İhsan Şenocak-

Ahmet Tomor Hoca ~ Namazın Hakikati Gerçeği Hikmeti

Resul Bölükbaş Hocaefendi- Mescid Sohbeti (13-09-2012).

Cevat Akşit - Namaz Nasıl kılınmalı

ASHAB'IN SÜNNET ANLAYIŞI | EBUBEKİR SİFİL HOCA (Mükemmel bir sohbet)

Mustafa Özşimşekler Hoca- İslam'da Kadın ve Aile Hayatı (05-12-2013)

Cübbeli Ahmet Hoca Efendi - Suriye Zulmü ve Yermuk Kampı Hakkında...

Tahir Büyükkörükçü Hoca - Vaaz 37 (İnsan-ı Kâmil)

Mehmet Talu Hoca ~ İstikamet Üzere Olmak

Mehmet Talu Hoca Sigara İçmenin Hükmü

Bayram Ali Öztürk Hoca - İslâm Davasına Sarılsana Müslüman!

YARBAY HOCA'NIN MERASİMİ - RÜYA


YARBAY MEHMET ILDIRAR HOCA- İSLAMDA EVLİLİK HUKUKU


Dilaver SELVİ-ŞERİAT,MARİFET

9 Şubat 2014 Pazar

Sohbet Adabı II-M. Fatih Çıtlak

Tasavvuf kültüründe sohbet ve sohbetin feyzi öyle ulvî derecelere işaret eder ki, islâm tarihinde bazı zâtların, derecesini ve makamını anlatmak için "falancanın sohbetinde bulunmuştur, filanca mürşidin sohbetine erişmiştir." tarzında ifadeler kullanılır. Bu, Allah Resulü (sav) Efendimiz'in huzuruna erişen sahâbe-i kiram ve sahabenin sohbetine erişen tabiîn gibi devam edegelen geleneğin nurlu halkalarının oluşturduğu bağlılıktır. Sohbet bir fırsat, sohbet belki de sadece bir kere elde edilebilecek olan nimet gibi telakki edilmeli. Yani sohbet karşılıklı oturup konuşmaktan, aynı mekânda buluşmaktan öle bir şey...
Hele senden benden öte birliktelik olursa... Merhum Süleyman Çelebi "Allah Resûlü'nün mi'râcı Cenab-ı Hak'la buluşmasını -ihtiyatlı konuşmak lazım- görüşmesini ifade ederken "Sohbet-i Cânân" diyerek bu yakınlaşmayı sohbetle ifade etmesi dikkate şayandır. Öylesi bir sohbet-i canana ve sohbet-i Rahmân'a eren kişinin tenezzülen ve merhameten gelip diğer insanlarla sohbet etmesi onlar için ne büyük bir lütuf ve ne kadar büyük bir himmettir.
Buraya kadar anlaşıldı ki sohbet öyle basit bir hâdise değil, çok önemli hususiyet arz eden bir durum. Tasavvuf erbabı sohbetin edepleri hususunda etraflıca malûmat beyân etmiştir. Bu edeplerden bazılarını zikretmek belki bizlere "sohbet-i cânân" yolunu açar.
Sohbet nafile bir ibâdettir. Gerçi daha sonra farz olan, sünnet olan sohbetler gibi bazı ayrımlarda bulunacağız. Fakat burada şunu demek istiyoruz. Sohbet, kulun Allah Teâlâ'ya olan muhabbetinin tezahür şeklidir. Zîrâ farzını, vacibini, sünnetini yerine getirmekle kalmayıp, O'nun bahsinden, onun güzelliğinden ve onunla beraber olmak ümidi ile sohbete müracaat eder ki böylesi nafile ibâdetler kulu Allah'a yaklaştıran nafile ibâdetler meyânındadır. İşte bu yüzden nafile kelimesi, fazladan-ekstra gibi algılanmamalı. Genellikle nafile, fuzûlî ve bîhûde işler mânâsına halk arasında kullanılsa da dinî literatürde nafile "kulun Allah'tan razı oluşu"nu fiilen gösterme şeklidir. Şimdi detaylara girmeyelim. Sohbetin âdabına dönersek, nafile ibâdet hükmünde olan, kulu Allah'a yaklaştıran, Allah Teâlâ'nın dahi kula yaklaştığı sohbet meclisine dâhil olmadan evvel, kişinin tevbe-i istiğfar ile günâhlarının affını Cenâb-ı Hak'tan niyaz etmesi, kalben pişman olacak derecede tevbesinin lezzetini ruhunda hissetmesi lazımdır. Filhakika hangi ibâdet olursa olsun başında tevbe etmek edeptendir. Zîrâ kişinin tevbe ve istiğfar etmeden ibâdete koyulmasını Cenâb-ı Hak'la istihza gibi olacağını ulemâ işaret etmektedir. Hani, ben bu günâhı ettim çok da önemli değil. gibi bir atmosfer içerisinde ibâdet etmek pek haz vermese gerek. Bazı müfessirler, âyet-i kerîmede geçen Tevbe edenler, ibâdet edenler... sıralamasına dikkat çekerek bu âyet-i kerîmenin sıralamasından ibâdet ve tâattaki sıralama da anlaşılır, buna dahi işaret vardır, demişler. Yani evvel tevbe sonra ibâdet kişiye manevî zevkin tam olarak yansımasına vesîle olur. Ne kadar dikkat çekicidir ki tarikatların evrâdlarındaki dualar farklı farklı olsa da hepsinde istiğfar, hamdele ve salvele (yani Allah'a hamdetme ve Hazret-i Peygamber'e salât u selâm arz etme) ortaktır, hepsinde mevcuttur. O halde feyizli bir sohbetin niyetine giren kişi, Cenâb-ı Hakk'a istiğfarda bulunup "Yâ Rabbî! Senin rızânı kazanmak, bilmediklerimi öğrenmek, bildiklerimle amel etmeğe kuvvet için ve Sana olan muhabbetimi artırmak ve nefsimin hilelerinden kurtulup sırât-ı müstakim üzere olmak için sohbete iştirak ediyorum. Sen beni rızâna uygun şekilde, rızâna uygun şeyler dinlemeye muvaffak eyle ve hakîkî sohbete erenlere vaat ettiğin güzellikleri ve nimetleri bana da ihsan eyle." diyerek veya buna benzer duygularla niyaz ederek sohbete dahil olursa, azamî derecede istifâde eder.
Sohbet meclisine dâhil olmadan evvel kendisinden beklenen hizmetleri yerine getirmesi, sadaka vermesi, herhangi bir hizmet yapıp sohbet meclisine dahil olması, duâ alması yine meclis adabındandır diyor büyükler. Bu Kur'ân-ı Kerîm'in tâlim ettiği ahlâka ve o ahlâktan feyz alan örfümüze muvafıktır.
Sohbet halakasının ortasında oturmak, sonradan kalkma ihtimâlin olan yere oturmak, erken kalkman icap ettiği halde kalkmakta zorlanacağın yere oturmak, gösterilen yere oturmamak, kendinden kıdemli rütbeli veya yaşlı olanların önüne (vazife olmaksızın) oturmak sohbet meclisinin ayıplarındandır. Bunlara, genişçe oturmak, çok fazla hareket etmek, sohbet eden zâta gelişigüzel bakmak, sorulmadan konuşmak gibi birçok ayıbı ilave edebiliriz. Sahâbe-i kiram hazerâtı Peygamber Efendimiz'in sohbetini dinlerken o kadar muntazam ve hareketsiz vaziyette bulunurlarmış ki, mescide giren kuşlar onları cansız zannedip üzerilerine konarmış. Sohbetteki bu sükûnet hali kalplerdeki sekînetin dışarıya yansımasıdır. Sükûnet, azaların sakin olması, hareket etmemesi demek. Sekînet ise Cenâb-ı Hakk'ın kulunun kalbine indirdiği huzurla, kalbin saadette ve rızâda karar kılarak rahatlamasıdır. Tarif üzerinde dikkatlice düşünülürse sohbetteki hal daha iyi anlaşılır herhalde. Bu aynı zamanda kalplerin bir noktada birleştiğine, tevhid haline işaret eder ki, sohbetin zemini de bu tevhid zeminidir. Tevhidi bozan haller sohbet meclisinde zemmedilmiş (ayıplanmış, tenkid edilmiş)tir. Eline, diline, beline, nazarına hatta arifler katında kalbine sahip olamayan kişiler sohbetten feyz alamadıkları gibi, başkalarının dahi feyzine manî olurlar.
Sohbette söylenilen şeylerin ilk önce kendisine söylendiğini farz ederek dinlemek âdâbdandır. Falancayı filancayı tenkit eder mevzular açılsa da, kıssadan hisseyi kendi nefsine tatbik etmek arif kişilerin üslûbudur. Hareket noktası olarak şöylece bir tespitte bulunabiliriz. Madem ki kâinatta ve hâdisâtta tesadüfe yer yoktur, o halde şu anda benim şahit olduğum hâdise bir şekilde beni alâkadar etmektedir, diye düşünmek îmânî ve İslâmî edebe en yakışanıdır.
Sohbet meclisi ve sohbette konuşulan, yaşanan haller "sır"dır. Velev ki herkesçe konuşulan mevzular olsun. Orada yaşanan hal dışarıya taşınmaz. Ancak orada öğrenilen şeyin yayılması, anlatılması icap ediyor ve kişide buna memur ise sohbette geçen bu malûmatı başkalarına edeb çerçevesinde aktarır. Edeb çerçevesinde denilmesindeki kasıt, nefsânî yorumlardan sakındırmak içindir. Mesela, "Falanca böyle yaptığı için ona böyle böyle denildi, açıkça söylenmedi ama onu kastettiler." gibi fitneye, fesada, gıybete yol açacak şekildeki nakiller nakledene de, sohbet meclisine de zarar getirir. Böylesi insanlar sohbet eşkıyalarıdır. Sohbet meclisinin sır olmasında çok hikmetler vardır. Bunlardan biri de sohbette yaşanan güzelliklerdir. Bazen kalbinizden geçenler, siz söylemeden neticelenir, mevzu yapılır. Bazen kişiye güzel kokular gibi, farklı farklı nurlar gibi latif haller yaşatılır. Bazen de sohbeti açan zât çok lezzetli, çok muhabbetli, kalbi ve gönlü dolduran hikmetler saçar.
İşte bu halleri, gıyabında yani sohbetten ayrıldıktan sonra başkalarına anlatmak, medh-ü sena etmek, övmek hem sohbet cemiyetine, hem sohbeti eden zâta zarar getirir. Bir kişiyi gıyabında övmek onu kör bıçakla kesmek gibidir. Onun gıyabında kötü konuşmak nasıl bir felakettir artık kıyas edilsin. Fakat burada söylenilmek istenen, sohbet cemiyetindeki hal dışarıya taşınmaz. O hali kişi kendisi muhafaza eder ise ve feyizle dinlediklerini hayata tatbik eder ise, zaten sohbetin bereketini başka dimağlara, kalplere ve ruhlara aktarmış olur. Tutması, takip etmesi gereken yol budur. Feyizli bir toprak gibi kendisine indirilen o rahmeti, bereketi hem teneffüs eder özümser, hem de başkalarının istifâdesine başka başka haller ve güzellikler olarak yansıtır. İnsanın hakîkatindeki cevher bunu temin eder. Sohbet bu cevherin tezahürüne vesiledir aslında.
Yoksa kuru kuru oradaki olanları anlatmak, fıkraları zikretmek, latifeleri konuşmak, şöyle yaptı böyle yaptı diye anlatmak, ne anlatana ne dinleyene bir fayda verir. Halbuki edebe riâyet edilerek sohbete tabi olunursa, anlaşılmayan bazı sözler dahi kendiliğinden açılır, kalbe mânâsı iner. Dinlemenin getirdiği bereket ile o an ezberleyemediği, hafızasında tutamadığını zannettiği birçok güzel söz ve mânâ, ihtiyacı olduğunda hemencecik gönlüne akar, hatırına getirilir. Çünkü kâinat edep çerçevesinde muhafaza edilir. Bu edebe riâyet eden her türlü muhafaza altındadır. Sadece kendisi değil, tâlim edilenler dahi kaybolmaz, zayi edilmeden korunur.
Nasıl ki ibâdet ve tâattan sonra kişinin ucuba kapılmaması, şımarmaması ve yaşadığı güzellikleri kendisine, nefsine mal etmemesi gerekli bir halse, sohbet meclisi için de aynı durum söz konusudur. Bir başka deyişle, sohbet nimetinin şükrünü eda etmek belki mümkün değildir ama hiç olmazsa bu nimete şükretmek meyânında kişi, ucuba (kendini beğenmek illetine) ve şımarıklık bedbahtlığına düşmemeli, ayrıldığı meclisin dedikodusunu yaparak amelini harcamamalı ve dinlediklerini, hissettiklerini bir şekilde tatbik sahasına aktarmalıdır.
Meşâyih-i kiram hazeratı (yani kâmil insan yetiştiren yol büyükleri) sohbetin kişiye göre bazen farz, bazen sünnet, bazen müstehap, bazen haram olduğunu işaret eylemişlerdir. Kişi bilmiyor hele hele bilmediğini bilmiyor bir halde ise, yalnız kaldığı zaman günâhlara dalar, nefsânî ve şeytanî fiiller ile meşgul olur vaziyette ise, bu kişi için sohbet meclisine iştirak etmek farzdır. Zîrâ ilmi öğrenmek mü'min ve mü'mine için farz-ı ayndır. Nefsini bilmeyen Rabbini bilmeyen, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına muvafık hissiyata sahip olamayan her kişi cahildir. Sureta Cenâb-ı Hakk'ın halîfesi olarak yaratılan insanın şerefine ise bu hiç mi hiç reva bir hal değildir. Sohbet meclislerine devam ederek, aşkı, muhabbeti artan ve gafletten îkâz olan (gaflet uykusundan uyanan) her kişi için sohbet ekstra fazladan yapılan bir hal değildir. Onun için hava, su gibi lazım olan ihtiyaçtır. Talebe, başka bir deyişle mürîdler için olan bu farziyet, bazen mürşidler için de farz halini alır. Şöyle ki, Cemâlullah'a âşık, gece gündüz O'nun rızasını, muhabbetini gözeten insanlar için, onları irşada kabiliyetli zâtların sohbet etmesi ve onlarla alâkadar olması farzdır. Sûre-i Kehf in 18. âyetinde bununla alakalı mevzua işaret vardır. Böylesi sohbetler, katılanlar için cennet bahçesine dâhil olmaktan farksızdır. Başkalarını teşvik etmek, tevhidi sağlamak, talebeleri ilme rağbet ettirmek için bildiği halde sohbet cemaatine dâhil olmak, yani âlim de olsa anlatılanlara zahiren ihtiyacı olmasa da o feyzi paylaşmak için sohbete iştirak etmek sünnettir demişler. Çok tafsilâtı ile malûmatı burada zikretmeyeceğiz. Lâkin, mevzuu haram olan sohbete dikkat çekmek ve büyüklerin sakındırmasını hatırlatmak adına şöylece nihayete erdirebiliriz. Bir kişi sohbet cemaatine dâhil olduğunda, oradakileri tenkit eder, küçük görür, yanlışlıkları gözetir, riya ile mecliste arz-ı endam eder, kalbindeki türlü türlü fesat ve fitneleri beslemek ve yeni yeni nefsânî hile ve hainlikle meşgul olabileceği konular bulmak kastı, niyeti ile sohbete giriyor ve bu sohbetler onun sadece vesvesesini ve nefsâniyetini kabartıyorsa bu sohbet meclisi o kişiye haramdır. Her ne kadar helal mevzular konuşuluyor, rûhânî güzellikler paylaşılıyor olsa da, o kişi için o meclis artık nefsini tatmin ve haramla meşgul olma mevkii haline geldiğinden, hiç girmemesi, sohbete iştirak etmemesi daha hayırlı oluyor. Bu nev'î kötü ahvâlden uzaklaşmadan meclislere dâhil olmaması onun ve diğerlerinin sıhhat ve selâmeti için daha iyidir diyor büyükler.
Erenlerin sohbeti ele giresi değil. Yani bu hale yabancı olanlara sohbet kapısı da kapalıdır. Sohbet âşinâya yapılır. Âşinânın âşinâ olanla ülfetine sohbet denir. Bu ülfete "el" yani yabancı olanlar konuşulana da konuşana da, konuşturulana da yabancıdır. Bedenen sohbette olsa da halen sohbette değildir.

İkrar ile gelenler mahrum kalası değil. Niyetini hâlis tutup bu ülfet derdinde olanlar içinse, zahiren kabiliyetli olmasa da, ümmî de olsa, bedenen sohbette bulunmasa da, kalbî yakınlığı vesilesiyle hiçbir zaman mahrum olacak değildir. Konuşana da, konuşulana da bir şekilde, konuşturulana da kendisinden dinleyene de aşinalık ve ülfet kapısı hep açık olacaktır. Sohbetin sırrına da, demine de, hû.

Sohbet Adabı-M. Fatih Çıtlak

İnsan; "bir" kelime. Ama içinde ikilik barındıran bir kelime. Kesret (çokluk) âleminde vahdeti bulmak üzere yolculuk eden her insan dinlemeye, duymaya, bir şekilde konuşmaya anlatmaya ihtiyaç hisseder. Yalnız değildir. Kendinden öte bir söyleyen, bazen kendisinden öte bir işiten varlığın adıdır insan. Günlük hayatta şöyle veya böyle bir şeyleri paylaşma ihtiyacı hissederiz. Herkes sahasına göre, kötüler kötülüklerini, tiryakiler tiryakiliklerini, sevenler sevgilerini, nefret edenler nefretlerini paylaşmak isterler. Maddeye ait veya değişik ifade tarzıyla kalıba ait durumlar paylaşıldıkça azalır. Kalbe ve mânâya dâir güzellikler ise paylaşıldıkça artar, çoğalır. İşte kalıbın ötesine geçip kalp etrafında manevî buluşmaya ve bilişmeye sohbet denir. Erenlerin sohbeti ele giresi değil sohbet ehli olabilmek için erenlerin hâline ya tâlib olmak veyahut olmak vakıf olmak icabeder.
Kalbe ulaşmadan kalbindeki güzelliği bulmadan yani ermeden, erenlerle oturup kalkmadan mânâya ulaşılamadığından hakîki sohbete erişilmesi mümkün değildir. Her ne kadar aynı zamanda aynı mekânda bulunulsa da. Bu sohbet, mânâya uzak olanlara, "el"e, yani yabancıya verilecek bir nesne değildir. Fakat samimi bir niyetle, ikrar ile gelenler sohbetin feyzinden ve bereketinden muhakkak nasibdar olur. "Ele giresi değil" sözü hakkında bazı meşâyih (bazı şeyh efendiler) bir mürşidin sohbetine erip onun elini tutanlar kendilerine tevdi kılınan bu emanete hıyanet etmeksizin dosdoğru hareket etmeye gayret ederlerse emanetin esas sahibi olan Hazreti Allah'ın kudret eli onlar üzerine olur. Ve böylece herhangi bir şahsın eline ve avucuna sığamayacak muazzamlıkta tecellîlere mazhar olurlar. Ümmî Sinan Hazretlerinin "ele giresi değil" sözüyle bu manevî mîrâc'ın ancak Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve merhamet eliyle gerçekleştiğine de işaret ettiğini belirtmişlerdir.
Sohbet kalplerin buluşmasıdır, kalıpların buluşması değildir. Kalıbını bedenini meclislere taşıdığı hâlde niyetini ve kalbini bir yerlerde unutan kişiler kırk yıl böyle devam etseler dahi sohbetin zevkine de mânâsına da, menziline de ulaşamadan hatta kokusunu bile alamadan geçip giderler.
bir pınarın başına
bir testiyi koşalar,
kırk yıl anda dursa da
kendi dolası değil
Konuşan ehildir. Çoğu zaman bu da kâfi değildir. Amma kalp kulağı ve gözü açık olan için ise karşısındakinin ehliyeti hiç mühim değildir. Zira hâlis niyete sahip kibirden ve riyadan uzak olan muhabbetli insanlar Cenâb-ı Hakk'ın hıfz-ı himayesindedir. Bu sayede duyması gerekeni duyar, alması gerekeni alırlar. Hem, sahib-i sohbet esasında Hakk Teâlâ'dır. Ne falandır, ne filandır. Yine geldik sohbetin başına. Senden bir işiten var, benden bir söyleyen, demiş ululardan biri. Bir başka ârif-i billâh "senelerdir Allah ile sohbetteyim, halk beni vaaz-u nasihat ediyor zannetmekte" diyerek sohbet makamının ulviyyetini hâlen özetlemiştir.
Kişinin kemâle ermesine sohbet vesile olsa da, bunun olabilmesi için bazı edebe riâyet şartı vardır. Sohbetle hasta kalpler tedavi olur, fakat kalbin en azından tedaviyi kabul edebilecek kıvamda olması ve bu kalp sahibinin hiç olmazsa haddini bilmesi şartı vardır. Mizacı bozuk, şekk ve şüphe ile dolu kimseler sohbetin zevkine eremez. Bu zevki alamayınca da kalbi uyanmaz, yani irşad olamaz. Sohbet gafletten kişiyi ikaz eder, uyandırır. Uyanmış bir kalp, mânâyı, nefsinin tavırlarını fark eder, en azından hisseder. Kendisi için hayırlı ve rızaya uygun hâlleri fehmeder. Hatta bu onda öyle bir manevî tiryakilik uyandırır ki sohbetsiz olamaz, sohbet haliyle hemhal olmak ister. Çünkü sohbet malumat temeline, kuru bilgi esasları üzerine inşa edilmez.
Sohbetin esası, temelleri hâl ve tecellilerdir. Buna binâen bir kez kalbiyle bu hâle erişen kişi asla o tadı ve kokuyu unutamaz. Biliş sahibi değil buluş sahibi, başka ifadeyle bildiğini bulan değil, bulduğunu bilen kişi hâline gelir. Kalbin tatmin olması da ancak bu şekilde şahid olmakla ve ermekle olur. Hz. Pir Necmeddin-i Kübra; "Arif mürşidlerin sohbetleri ezel ikliminden eserek gelen ve taa bakâ iklimine doğru giden nefes ve rüzgârlar gibidir. O kimseler ne konuşurlarsa konuşsun, hangi mevzudan bahsederlerse bahsetsinler hep O'ndan bahsederler hep O'nu zikrederler. Onların sözleri bu aziz nefesi taşıyan kervanlar gibidir. Şâir konuşmalarla ariflerin sohbetini ayıran işte bu manevî hâldir. Sözlerinin şekline değil kokularına, kopup geldikleri yere nazar eyle ki, sohbetin zevkine varabilip hakiki bilgiye erişebilesin." buyurarak sohbet ve benzerlerini mânâ pusulasıyla işaret etmiştir.
Sohbetteki oluş vesileleri türlü türlüdür. Bazen konuşanın kemâli, bazen dinleyenin kemâli. Bazen birinin nazarı, bazen de zaman ve mekânın hususiyeti, bu hâli celbeder. (sohbet hâlinin oluşumuna vesile olur.)
Erzurumlu Emrah Hazretleri bir nutkunda,
İksir-i âzamdır nutk-ı ehlullâh
Yek nazarda hâki kimya ederler
Hakkın esrarından anlardır âgah
Velâkin sûrette ihfa ederler.
Yani "Allah Teâlâ'nın sevgili kullarının, Hakk sohbetine nedim olmuş zatların sözleri sohbetleri kuvvetli iksirlerden ve ilaçlardan daha kuvvetlidir. Ve onlar Cenâb-ı Hakk'ın verdiği kuvve-i kudsiye ile (Allah Teâlâ tarafından verilen kudretle) bir bakışlarıyla toprağı, çamuru altın ederler. Toprakta gizli olan esas cevheri bir nazarla ortaya çıkartırlar. Hakk Teâlâ'nın esma, sıfat ve tecelliyat sırlarından haberdar ve bu sırlara âgahtırlar. Ancak insanlar arasında yani halk ile beraberken bu sırları aşikar etmez, ifşa etmezler. Erbabı olmayanlara bu incelikleri göstermezler." diyor.
Sohbetle, vaaz etmek bir değildir. Her sohbet bir vaazdır. Fakat her vaaz sohbet değildir. Vaaz, muhabbeti olsun veya olmasın insanların umumuna yapılabilir. Sohbet ise ancak muhabbetli insanların bir araya gelmesiyle olur. Bu beraberlik sayesinde artık sözlerin ötesinde bir idrak hâsıl olur. Nazarlar, bakışmalar alınan nefesler dahi sohbet hâlini alır. Hepsi aynı mânâya işaret eder, bir olur. Eksik veya fazla hiç bir şey yoktur. Kesafet kalkmıştır, letafet hakim olmuştur. Sen ben, benlik ve senlik, hâsılı ikilik ve çokluk yerini birliğe, bütünlüğe teslim etmiştir. Artık ne konuşulursa konuşulsun, ne söylenirse söylensin, konuşanda dinleyen de O'dur. "Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan" fehvasınca sohbetin ve sohbettekilerin sahibi âdeta gelir onlarla oturmuştur. Sahib ve efendi gelince artık kulların esâmisi okunmaz. Okunsa da O'nunla okunur. Hakk'ın Celâl ve Cemâl güzelliklerinin tecelligâhı olan sohbet meclislerinde sözsüz, sizsiz, bizsiz, sessiz bir biliş ve duyuş hâli hakim olur.
Hazreti Pir Eşrefoğlu Rûmî, "deprenmeden dil dudak, sözü işiten gelsin" derken hem kalp kalbe böylesi sohbeti hem de böylesi bir sohbetin esas sahibi Allah ile sohbeti ne güzel ifade etmiş. Eh, sohbet böyle olunca tabi ki, erenlerin sohbeti ele giresi değil sözü mübalağa olarak düşünülmemeli.
Tasavvufî birçok eserde, insanlardan, cemiyetten yani kısacası halktan uzaklaşıp bir müddet uzlet ve halvet hayatı sürmek çokça zikredilmiştir. Ama aynı eserlerde sohbetin ehemmiyetine de çok büyük yer verilmiştir. İlk bakışta bu tenakuz (çelişki) gibi gelebilir. Hâlbuki dikkatli tedkik edilirse zamana ve zemine göre bu hâllerin hepsinin makbul olduğu fark edilir. Ayrıca bazı büyükler uzlet ve halvetin esasında sohbeti idrak için olduğunu söylemişlerdir. İnsan, kesret âleminde veya cemiyet içindeyken kendi benliğini, vehimlerini, konuşanı, konuşturanı, dinleyeni ve bu sıfatların derûni (içsel) boyutlarını fark edemeyebilir. Halvetin sükûnetiyle kalbi güzellikleri daha kolay müşahede ettiğinden daha sonraki sohbet mülâhazaları gelişir, tekâmül eder.
Nefisler ikilikten geçtiğinden ve kalpler Cenâb-ı Hakk'ın rızasıyla, neşesiyle ve zikriyle meşgul olduğundan dolayı gerçek sohbete şeytan bile giremez. Sohbette canların cananı zahir olur ve tecellî ederse şeytanın burada mahal bulması muhaldir. Zemini Hakk olan bir mecliste şeytan ifsad edecek zemin ve zamanı bulamaz. Ancak şeytan sohbetten ayrılanları, dedikodu gıybetle meşgul ederek kazancı çalmaya ve böylece muhabbetle birleşen kalpleri ayırmaya çalışır. Dedikodu olan yerde rahmet vardır sözü, böyle kazanç sahiplerini aldatmak için şeytanın dedikodu yaptırtması mânâsına gelen bir sözdür ki, doğrudur. Fakat sohbet denilen hâlde, ne dedikodu, ne de fitne vardır. Cenâb-ı Hakk, Vakıa sûresinde cennetteki emniyeti, eminiyyeti, muhabbeti ve sohbeti beyan ederken; "orada hiçbir mânâsız söz duymayacaklardır, günahlara sevkedecek (Allah ile aralarını açacak) söz de işitmeyeceklerdir. Ancak işitecekleri söz, selâm (buna karşılık bulabilecekleri) selâmdır." buyurmaktadır. Sohbet cennetteki hâlin dünyada yaşanmasıdır vesselam. Hakk Teâlâ'nın izniyle konuşan Fahri Âlem Efendimiz de Allah sohbetinin yapıldığı meclisleri cennet bahçesine benzeterek bu meclislerde bulunmayı teşvik etmiş; "böyle yaparsanız cennet bahçesindeki meyvalardan yemiş olursunuz" ifadesiyle sohbetin ulviyetine işaret eylemişlerdir.
Sohbet aşinalığın, yakınlığın en güzel ifade şeklidir. Hatta âlimler birçok hayrı ve hasenatı anlatırken sohbet benzetmesi yapmışlardır. Meselâ "namaz Allah ile kulun sohbetidir" tâbiri gibi. Hatta namazdaki bu hâlimiz sohbeti o kadar çok andırır ki, namazın sonunda diz çökmüş hâlde en güzel selâmlama şekilleriyle tahiyyat okuruz. Tahiyyat, âlemlere rahmet Efendimizin, âlemlerin rabbiyle görüşüp sohbet ettiği Mîraç'taki selâmlama şeklidir. Niyet ve teslimiyetimizi gösteren Allahu Ekber sözüyle başlayan husûsi namaz sohbeti, selâm verilmesiyle tamam olur. Ancak Allah Teâlâ mü'minleri överken mü'minlerin namazlarında dâim olduklarını, namazdaki huşularını ve zevklerini diğer vakitlerde de muhafaza ettiklerini beyan eder.
İşte hakîki bir sohbet namazdaki Hakk ile olan beraberlik hâlinin, halk ile beraberken de devam etme şeklidir. Bu veçheden bakılırsa, avamın basit gördüğü sohbetin asla küçümsenmeyecek muazzam bir hâl olduğu idraklerden kaçmayacaktır.
Hazreti Şeyh Yahya bin Muaz; "Bana kötü dostun sıfatlarını sorarsan sana derim ki, sohbet ettiğin hâlde o dostuna 'Allah'a dua ettiğinde beni de hatırla' dersin. Çünkü o kişiyle yaptığın bir saatlik sohbetin hakkı, aralıksız olarak birbirine dua etmektir. Karşındaki kişi bunu bilmiyorsa o kötü bir arkadaştır. Karşındaki kişiye bunu hatırlatman eksiklikten kaynaklanır. Ve yine ne kötü arkadaştır o kimse ki, onunla bir saat sohbet ettiğin hâlde işlediğin hatadan dolayı seni özür dilemeye sevkeder. Çünkü özür dilemek bilmemekten kaynaklanır. Hâlbuki sohbette yabancılık ve birbirini tanımamazlık yoktur." Hazreti Şeyh devamla şöyle, buyurmaktadır; "Şu üç zümrenin sohbetinden sakın: gafil âlimler, dalkavuk (yağcı) derviş kılıklılar, cahil mutasavvıflar. Gâfıl âlimler anlattıkları ilmin mâhiyetini bilmediklerinden senin yolunu sapa yerlere çıkartır. Dalkavuklar da sahte samimiyetleriyle senin gözünü boyar. Cahil mutasavvıflar, içinden çıkılmayacak sözlerle kendilerinin de bilmedikleri mânâları, manasızca ve çarpıtarak seni sapkınlığa çekerler." İnsan sohbetle hamlıktan olgunluğa, nakışlıktan kemâle, bîganelikten aşinalığa erer. Bazen günlerce aylarca okuduğunu bir dakikalık sohbetle idrak edebilir. Tasavvufta yani İslâm ahlâkında sohbetin lüzumuna işaret eden büyüklerimiz en az sohbet kadar sohbetin edebine riâyet hakkında önemli ikaz ve tespitlerde bulunmuşlardır.

Hizmet - II

İnanç dünyamızda niyetin çok önemli yere sahip olduğunu görüyoruz. Niyetlerimize göre yaptığımız işler sınıflandırılır, bir değer kazanır veya kıymeti olmayan boş işler olarak ayrılır. Niyet, kastımızı ele veren, böylelikle kendi ayarımızı ve kalitemizi gösteren alâmetimiz oluverir. Herhangi bir fiilin, işin, bizim kullandığımız literatürdeki hizmet vasfını alabilmesi için muhakkak temelinde hizmete uygun bir niyet olması icabeder. Niyetin ilmihâl kitaplarındaki tarifinin pratik olarak başka bir tarifi, âdet ile ibadeti ayıran unsurdur. Şâyet biz hizmet kavramından bahsediyorsak, bundaki en önemli faktörün niyet olduğunu gözardı etmemek gerekir. Anlaşılan o ki, hizmet ulviyyetini (veya yapılan hizmetin yüceliği), bu niyetin ulviyetiyle mümkündür. Bunu da kısaca ifade etmek istersek hâlis niyetle bizler bu ulviyete erişmiş oluruz. Aksi hâlde her ne kadar güzel hizmetlerle meşgul gibi gözüksek ile hizmetten ve bu hizmetin en büyük bereketi olan rızadan asla nasibimiz olmayacaktır. Bu hizmetin bidayetinde (başlangıcında) lâzım olan şarttır. Kaba çizgilerle bu kavramı ihâta etmeye çalışırsak hizmetin nihâyetteki şartı da kişinin rızayı tahsil edebileceği hizmetle meşgul olmasıdır. Bunda da isabet edebilmek için istişâre, taleb etmeme (ille de ben yapacağım diye hizmeti isteme), taleb edilene de razı olmak şartı vardır. Tasavvuf yolunda anlatılan bu edeb şekline riâyet, hep tavsiye olunagelmiştir. Mânen ve maddeten kazançlı olan kişiler bu edebe riâyet edenlerdir. Bir hadis-i şerifde, iki cihan serveri Efendimiz (SAV); Allah Teâlâ âhiretten (mânâdan ve manevî ecirden) hiç nasibi olmayanlarla da dinini yüceltebilir (dinine hizmet ettirebilir) buyurmaktadır. İşte tasavvufta bahsedilen hizmet-niyet ilişkisi ve bunu müteâkib hâller bu hadis-i şerifle ehemmiyetini daha belirgin bir şekilde gösterir. Zâhirde çok çok büyük hizmetler niyetin küçüklüğü ve sefıhliğinden hiçbir kıymet ifade etme'zken; sadece Allah'ın cemâli arzusuyla ve niyetiyle yapılan çok küçücük hizmetler, karşılığında kişiyi çok yüksek makamlara derecâta nâil kılar. Bu sebepten, seyr- ü sülûka giren kişinin ahvâli ve hizmetleri sâir kimselerin hizmetlerinden çok farklı bir durum arzeder, zira bu fark, idrak etmekten doğar.
Şöyle bir düşünelim; Allah Teâlâ'ya en yakın kullar kimlerdir? Hemen içinden biz ne bilelim, Allah bilir diye geçirenler olabilir. Âmennâ. Orası öyle de, fakat Allah'ın bildirdikleri de var. Cenâb-ı Hakk'ın beyânına göre O'na en yakın kullar peygamberlerdir. Hakk'ın elçileri olması hasebiyle, bunu aklen de kabul etmek müşkül değildir. Yine zâhiren bakıldığında peygamberlerin başta Efendimiz (S.A.V.) olmak üzere insanlar arasında diğer insanlar gibi olduklarını, her birinin bir meslekle uğraştığını, ibadette ve taatte orta yol üzere olduklarını görmekteyiz. Peygamberler için; onlar Allah Teâlâ hakkında ve onun rızası hakkında en isâbetli malumâta, tefekküre ve neticede idrâke sahib olan zatlardır, denildiğinde buna hiçbir kimsenin itirazı olamaz. Demek ki insanı Hazret-i İnsan yapan faktör idrak boyutudur. Yoksa gerek Ümmet-i Muhammed gerekse diğer peygamberlerin ümmetlerinden zâhiren çok ibadet eden, taatte bulunan zühd sahihleri vardır. Amma hiçbir zaman peygamberlerin ulvî derecelerine - idrakte onlar gibi olamadıklarından - ermeleri mümkün değildir. Mevzû uzayıp gidiyor.
Hizmetin şekillerini anlatmaktansa hizmet için lâzım olan niyeti anlatmak çok daha elzem olduğu için bu konuya uzunca yer ayırdık.
Müşahhas (somut) bazı örneklerle hizmet mevzuuna revnak verelim. Tasavvuf kültüründe bilhassa bu kültürün müesseseleşmiş hâlinde 'hizmetnişin' tabiriyle karşılaşırız. Bu lâkab tasavvuf eğitiminin bir nevi mektepleri olan âsitane veya tekkelerde kullanılagelmektedir. Hizmetnişin; hizmette dâim olan, o hizmete hasrolunmuş, hizmetle meşgul olan zat demektir. İrşad postunda oturan zâta; Postnişin, yardımcılarına; Sertarik, Pişkadem, Aşçı Dede (çelebi veya sertabbâh), Zâkirbaşı, İmam, Meydancı, Nakib gibi isimler verilen bu hizmetnişin sistemi, ruhunu Hazret-i Peygamber Efendimizin (SA.V.) tatbikatından almaktadır. İki Cihan Serveri (S.A.V.) Efendimizde; Benden evvel gönderilen nebilere, peygamberlere  hâdimler havâriler verilmiştir. Bana dahi Allah Teâlâ - hepsinden fazla olarak - ondört hizmetli vermiştir, mealine gelen sözleriyle, ehl-i tarîkin bu husustaki ictihadlarına rehber olmuşlardır. Yukarıda beyan ettiğimiz hizmetnişinlere ilâve olarak Türbedar, Sâkî, Çerağcı, Pazara, Ferraş, Asadar, Paşmakçı veya Kapucu hizmetnişinliklerini sayabiliriz. Eskiden âsitane ve tekkelerde (dergâhlarda) bu vazifeler, zuhurat veya emr-i manevî ile, bazen de tarikin kudemâsı (ileri gelenleri) ve Şeyh Efendinin istişâresiyle olurmuş. Bu zevat gözüken zâhiri işlerinin yanında mânevî sahada ihvâna ve mürşidine hizmetle hatta himmetle meşgul olurlar imiş. Daha evvel de bahsi geçtiği gibi Postnişin Efendinin en önemli lâkabı, Hâdimü'l Fukaradır. Yani Allah yoluna masivayı terk ederek giren fukaranın ve salihlerin hizmetçisi... Hizmetnişinlerin hepsinin bağlı olduğu bu en büyük hizmete sahib olan zâtın lâkabı bu ise, şâir hizmetnişinlerin nasıl hâlis bir niyette oldukları veya olmaları gerektiği her hâlde anlaşılır. Böylesine önemli bir sahada muhakkak nefis ve şeytan da fesat payını almak isteyecektir. Şeytan ve nefis insanı Allah'a yaklaştıran amelleri bozmak üzere ihtisaslaşmış kuvvelerdir. Bu sebepten dervişlik yolunda zahiren yukarıya çıkmak, hizmet için değil de hizmetnişin olmak için yani makam ve mevki sahibi olmak için gayret etmek fesadı ve fitnesi tabiatıyla mevcuttur. Aynı günümüzdeki makam ve mevki sahiplerini gören cahil kimselerin o işlerin zorluğunu ve gerektirdiği donanımı bilmeden bu kimselere özenmesi gibi. Seyr- ü sülukta da henüz hamlıktan geçememiş boş rüyalara aldanan bazı kimseler hep makam ve mevki ve önde olma derdindedir. Ariflerin tembihatına göre, bu ham dervişler bilmezler ki hizmetler ve hizmetnişinlik bulundukları cemiyetin nizam ve intizâmı içindir. Allah Teâlâ'ya yakınlık kapısı herkese ihlâsları derecesinde ardına kadar açıktır. Tut ki hizmet aldı. Maksat bu mudur? Gaye kurbiyyettir. Kurbiyyet; yakınlıktır. Bu hâli şuna benzetiyorlar. Askeriyede bazı rütbeler dağıtılır. Yaşa göre, hizmete göre. Veya kabiliyete göre. Bu, o ocağın o cemiyetin nizam ve intizâmı, tertibi içindir. Bir kimse diyebilir mi ki, paşa bir onbaşıdan daha çok vatanını sever ve canını bu yolda sarfeder, zira paşalık daha büyük rütbedir. Onbaşılık ona göre küçüktür. Bu iddia nasıl ki mesnetsiz, akıl ve fikirden uzaktır, aynı bunun gibi dervişlik yolunda da Allah ve Resulünü çok sevmek ve bu yolda fedakârlık etmek rütbe ile değildir. Nevniyaz olan (yeni derviş olan) bir kişi kendisinden evvel gelen birçok zattan daha yakîn olabilir Allah'ın rızasına. Sultan'ül Âşıkin Yunus Ümmî'nin dediği gibi.
Kapında kul var sultandan içerü
Yani, sultanların kapısında öyle kullar vardır ki, onlar sultan hâlli kimselerdir, bilinmez. Bu sebepten meşâyih dervişlerini hep bu kurbiyyet merkezinde tutarak irşad etmeye gayret etmiştir. Bu irşaddan nasibdar olanlar bu merkezde nasibini alanlardır. Diğerleri bir zaman sonra aynı denizin kendisine uyum sağlamayanı seneler sonra bile olsa kıyıya sahile atması gibi kendiliğinden tarikden düşer, Allah muhafaza tardolunurlar. Zahiren o cemiyette cesed hâlinde bulunsalar dahi...
Tasavvuf tarihinin kaydettiği hizmet sahasındaki bir başka yanlışlık da kendilerine hizmet nasib olanların kibir ve ucubla hemhal olmasıdır. Bu sebepten yani kendi altında bulunanları küçük görüp üstündekilerle kendisini kıyas etme hastalığından dolayı birçok tüten ocak sönmüş, veyahut adam insan yetiştiremez hâle gelmiş, iç çekişmelere sahne olarak varlıklarını yitirmişlerdir.
Maalesef birçok feyiz mektebi fitnelerin kurbanı olmuştur. Hizmette kendi varlığını ve varını terk etmek mühim meselelerdendir. Ârif-i billâh olan zatlar bir kişinin seyr-ü sülûkda ilerlediğinin en bariz alâmetinin; O kişi hizmet aldıkça vazifesi arttırıldıkça hiçliğini ve yokluğunu daha iyi anlamak, mahviyetle ve mülâyemetle muamele etmek, olduğunu beyan ederler. Ve bunu şu misalle açıklarlar; kişi dünyadan güneşe baktığında, kendisini büyük, dünyasını büyük görür, elini gözüne siper ettiğinde güneşin ziyasını kesebilir. Fakat o kişinin yükseldiğini, güneşe daha çok yaklaştığını hatta dünya semaından çıkıp güneşe seyahat ettiğini tahayyül edin. Bu durumda dünyanın ne kadar küçük olduğunu, kendisinin güneşe nispetle zerre bile olmadığını, bu muazzam güce yaklaştıkça fark eder. Seyr-ü sülûkda ilerleyenin hâli de böyledir. Bir kişi bu hâli yaşıyorsa muhakkak feyizle yolunda ilerliyor demektir, her ne kadar esması ilerlemese bile... Hazret-i Pir Cerrahî (K.S.) türbesinde, kendi hüsn-i hattıyla yazılmış bir levha vardır. Hattatların yazdıkları yazının altına imza atmaları hat sanatının geleneğindendir. İmzada geçen ifade en az yazı kadar güzel bir ifadedir. İmza kısmında şu yazar: Ketebehu türabü akdâmi'l mesâkîn el-fakîr Muhammed Nureddin. Mânâsını açmaya muktedir değiliz. Ama kısaca mealini şöylece arzedebiliriz; Bu hattı yazan Allah yolunda giden miskinlerin ayağının tozu toprağı fakir Muhammed Nureddin'dir. Bu gök kubbe, bu atlas sedir, bu yerküre böyle muhabbetle ve mahviyetle hizmet eden nurdan simaları barındırmış ve şahidlik etmiştir.
Hizmet ihlâsla kâim, buna binaen muhabbetle dâimdir. Hizmet, bu hâliyle erbâbında tiryakilik etkisi yapar. Bir noktadan sonra artık hizmetten alacağı neticeden ecirden hatta hizmetin sahasından bihaber olacak derecede kişide bir zevk-ı mânevî zâhir olurmuş. Haddi zâtında böylesi hizmet aşkının kâmil mü'minin hasletlerinden olduğunu Cenâb-ı Hakk Kur'an-ı Kerim'inde veciz olarak beyan etmektedir. Bu nevi tiryakilere hedefi yine Hakk Celle göstermektedir. Meselâ İnşirah suresinin son iki âyeti, satırlarda anlatmaya çalıştığımız mânâyı özetlemiştir. Bu iki âyette mealen; 'herhangi bir hizmeti taati bitirdiğinde neticeye erdirdiğinde hemen diğer bir hizmet için davran. Tekrar yorulasıya yeni bir hizmete gayret et, başla... Ve bunu yaparken de bundan evvel de sonra da (başında niyetin ve devamında hizmetin) hep rağbetin kastın Rabbin olsun. Başında da sonunda da yönelişin daima Rabbine olsun." buyurarak hizmetin evvelini ve ahirini tamamıyla cem etmiş (toplamış) olmuyor mu... Bir üstadın tefsiriyle hizmet etmekten usanmadığın gibi hizmetin karşılığında gördüğün hamlıklar halkın eza ve cefası seni yıldırmasın. Hizmette daim ol. Bu canı bu teni bu yolda ifna et. Ve bunu yaparken de rağbet ettiğin şey Rabbinden gayrisi olmasın. Ne başka bir alayiş, ne bir göz süzme ne de başkalarının iltifatı seni bu rağbetten alıkoymasın.
Hülâsa bu âleme gidiş gelişten garaz Cenâb-ı Hakk'in rızâsını, muhabbetini hatta kurbiyyetini kazanmaktır vesselam. Bunu en kestirme yolla bize sağlayan hizmettir. Azı çoğu, şusu busu değil, kendi kâbiliyetimiz nisbetinde bir şekilde hizmetle bu rızâyı kesbetmek hatta cem etmek icabediyor. Yazımızın ilk bölümünü bir kıssa ile sırlamıştık. İkinci kısmı da yakın tarihimizden bir kıssa naklederek tamamlayalım. Fatih Camii'nin en büyük dersiâmlarından biri olan Pala Bıyık Hocaefendi sohbet ederken veya ders verirken arada bir dalar, içini çeker; Heey hey dermiş. Talebeleri ikide bir bunun sebebini sorsalar da hazret; Bir müsait vakitte anlatırım, der hep tehir edermiş. Yine talebelerle, hocaefendilerle beraber bulundukları sohbet ortamında artık neşesi mi geldi yoksa vakti mi geldi bilinmez, bu hâlinin sebebini anlatmaya başlamış:
Biz medresenin son senelerini okuyan üç arkadaştık. Anadolu'ya cere çıkmak üzere (bir nevi staj) yola koyulduk.
Gideceğimiz yerler birbirine yakın olduğundan beraberce seyahat ediyorduk. Bir yere gelmiştik ki şimdi adını bile hatırlamıyorum, çok şiddetli yağmur başladı. Biz üç kafadar hemen yakınımızda olan mağara gibi bir kayalığın altına sığındık. Bu esnada aynı bizim gibi yağmurdan kaçan bir çoban sığındığımız yere geldi. Kendi aramızda konuşuyor medreseden arkadaşlardan bazen hatıralarımızdan bahis açarak kâh gülüyor kâh dertleniyorduk. İşte bu anda beklenmedik bir şey oldu. Bu gelen çoban bize ikna edici bir edâ ile dedi ki ; Sizler anladığım kadarıyla ilim, irfan görmüş kimselersiniz. Ben ümmî bir adamım. Lâkin büyüklerimden duyduğuma göre yağmur Allah'ın rahmetine işârettir ve bu esnada edilen dualar kabul edilir. Haydi gelin hepimiz birer istekte niyazda bulunalım. Hep beraberce dualarımıza amin diyelim. Belki eşref saatine denk gelir de Allah dualarımızı kabul eder, dedi. Biz arkadaşlarla birbirimize baktık. Bu teklif hoşumuza gitmişti. En sağda bulunan arkadaşımıza; Haydi senden başlayalım, duanı et, biz de amin diyelim, dedik. Arkadaşım ellerini açtı; Ya Rabbi, biliyorsun ben çok fakirlik çektim, yokluk gördüm. Ben öyle zengin öyle zengin olayım ki malımın haddini hesabını bilmeyim, dedi. Hepimiz amin dedik. Sonra sıra yanımdakine geldi. O da, Ya rabbi, ben ya şeyhülislam olayım ya da kadılara kadılık edecek derecede mevki sahibi olayım, dedi. Tebessüm ederek hepimiz amin dedik. Sıra bana geldi. Ben de; Ya Rabbi, beni ilimde öyle ilerlet ki civarımda ilmi neşreden kişi ben olayım. Üstadlar hocalar dahi ilmimden istifâde etsin.
Eh o zamanlar gençlik de var tabi, böyle sözler zuhur ediyor. Orada bulunanlar da amin dedi.Meraklı bakışlarla çobana döndük. Bakalım ne diyecek diye beklerken, çoban gözyaşlarıyla elini açtı; Ya Rabbi, bu âciz kulunu razı olduğun hizmetlerle işlerle meşgul et, ömrünü böyle harcedip gitsin, dedi. Bizde amin dedik.
Şimdi siz bana bakıyorsunuz; Hoca efendi biz sana ne sorduk sen ne anlatıyorsun. İşte şimdi geldik sadede. Zenginlik isteyen arkadaşımın duası kabul oldu. Çok zengin oldu. Diğer arkadaşım falanca zattır. Bildiğiniz gibi neredeyse şeyhülislam olacaktı. Yani onun duası da kabul oldu.
Eh, fakiri de görüyorsunuz. Elhamdülillah bize tahsis edilen bu kürsüden yedisinden yetmişine herkese yetişmeye çalışıyoruz. Esas mesele ne biliyor musunuz? Aklıma o çoban geliyor.
Hepimizin duası kabul olduğuna göre onunki de kabul oldu. Bunu hatırlarım da içime bir ateş düşer, hayıflanırım ve düşünmekten kendimi alamam. Acaba o ümmî çoban Allah Teâlâ'nın hangi râzı olduğu işlerle meşgul, Cenâb-ı Hakk onu hangi güzel hizmetlerle rızıklandırdı. Heeey hey! İşi sen biliyormuşsun, biz bilemedik.
Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu hizmetlerle rızıklandırsın. Cümle hizmet edenler de kâim ve dâim olsun

Amin.

M. Fatih Çıtlak-Hizmet - I

Hizmet, duyar duymaz insanda olumlu güzel şeyleri çağrıştıran bir kelime. Gerçekte herkesin istediği fakat çoğu kimsenin hakkı ile yerine getiremediği, âciz kaldığı saha. Esasında herkes, kurulmuş bu dünya tezgâhında bir şekilde hizmet etmektedir ve her şey esas itibarı ile o Zât'a çalışır. Ancak hizmeti idrak nasip meselesidir. Belki sonda söylenecek başta söylendi. Baştan başlayalım.
Hizmet kelime olarak aslen Arapça "hdm"kelimesinden türetilmiştir. Biz Türkçe telâffuz ederken kelimeyi bazen "d" ile bazen "z" ile kullanmışız. Hademe, Hadim, Mahdum şeklinde söylediğimiz gibi hizmet, hizmetkâr şeklinde de kullanmışız. Tasavvuf terbiyesinde hizmet her safhada olması gereken, aranılan ve istenilen en önemli unsurdur. Daha evvelki yazılarımızda defaatle tasavvufun; muhabbet ile güzellikleri hayata tatbik etmek olduğunu beyan etmiştik. Muhabbet ve aşkın ölçüsü fedakârlıktır. Fedakârlığın tezahürü ise hizmettir. Makbul olan bütün güzelliklerin başında, güzel ve temiz bir niyetin olduğunu görürüz. Tasavvufî ahlâkın öğretisindeki hizmette böyledir. Yani ilk önce niyetin sağlam ve hâlis olması lâzımdır.
Aşk membaı Hz. Mevlânâ'dan şahane bir menkıbe ile mevzûyu açalım.
Hz. Pir Efendimizin hizmetinde bir genç zât varmış. Mükemmelen Pir'in hizmetini îfa edermiş. Cenâb-ı Mevlânâ, sâir hizmet edenlere teşekkürler edip iltifat ederken genç zâta sözle mukabelede bulunmaz alâkadar olmaz gibi gözükürmüş. Hz. Pir'e nazı geçenlerden biri varmış, Efendim biz bu kardeşimizi görürüz ki hem sizin hem tekkenin hizmetinde. Siz söylemeden muradınızı anlar da canla başla hizmet eder. Buna rağmen biz, sizin ona teşekkürünüzü duymadık. Lütfetseniz de mahsuru yoksa bizi meraktan kurtarsanız. Sebebi nedir? O irfan deryası Mürşid-i Agâh, "O bahsettiğiniz genç, öyle ihlâsla ve sâdece Allah için öyle hizmet eder ki âhirette alacağı yüksek derece ve nimete hiçbir eksiklik gelmesin ve bu hizmetlerinin karşılığını en mükemmel şekilde Allah'tan alsın diye kalbimden ettiğim teşekkürü dahi lisâna dökmüyorum. Onun ecrini tamamı ile Allah versin"diye cevap buyurmuş.
Hizmet gerek maddî, gerekse manevî sahada muhakkak suretle bilgiye ve donanıma muhtaçtır. Hayatımızdaki hizmet sahalarını şöyle bir düşünürsek, az veya çok bilginin araştırmanın gerekliliğini hemen fark ederiz... Hastalara hizmet etmek için tıbbî ilimden nasipdâr olmak, herhangi bir sosyal hizmeti yapmak için o faaliyetle ilgili bilgilere sahip olmak ve öylece hizmet etmek gibi daha bir çok iş eğitime, bilgiye ve görgüye dayanmaktadır. Aynı bunun gibi kulun da Mevlâ'sına ibadet ve hizmet için belli seviyede bilgiye ihtiyacı vardır. Buna bağlı olarak manevî yolda kullara hizmet edebilmek için, ilim ve eğitim şarttır. Kişinin îmanı, İslâm'ı, ibadet, taatı, haramı, helâli özetle doğruyu, yanlışı öğrenmesi kulluk için şarttır. Bundan dolayıdır ki bu nevi ilimleri öğrenmek kadın ve erkeğe farz kılınmıştır. Hem bu ilmi öğrenirken hem de mahlûkata hizmeti öğrenirken insana, insanın terbiyesi şarttır. Hak Teâlâ, insan cinsinden peygamber göndererek eğitimin şeklini de ortaya koymuştur.
İnsanı hayvandan ayıran özelliklerinden birisi de yaptığı işi idrak edebilme kabiliyetidir. Biz bu idrak kabiliyetini kısa ve öz olarak "niyet" tabiriyle biliriz. Niyet âdet ile ibadeti, düşüncesizlikle, düşünmeyi birbirinden ayırt eden en önemli idrak hâllerindendir. Bu yönüyle hizmet kavramına bakarsak ancak insanın, insana hizmet edebildiğini görürüz. Hayvanlar birbirleri ile yardımlaşabilirler. Bunu, insiyaki (içgüdüsel) olarak yaparlar. İnsan ise hizmet sahasını görür, hatta arar, bulur ve bu idrakle hizmetini yapar. Bu mevzûyu şöylece özetleyebiliriz. İnsan maddî ve manevî gelişimde insana muhtaçtır... Bu eğitimi tamamlamak için de yine hizmet etmesi lâzımdır... O hâlde hayat hizmetten ibarettir... Ömürlerini bu hâl üzere geçirenler bahtiyar kimselerdir.
Sûfî büyüklerinden birisi diyor ki; Dünya nimetlerine talip olan, sultanlık dâvasında bulunan kişilere, köleler ve cariyeler yani hür olmayan kişiler hizmet eder. Âhiret yurduna, âhiretteki saltanata rağbet edip dünyaya meyletmeyen kişilere, hürler hizmet eder. Burada kastedilen, dünyevî işleri ihmâl etmek, evlâd ü iyâline bakmamak, helâl rızık peşinde koşmamak değildir. Hz Ali Efendimizin çok güzel beyan ettiği gibi Hangi şey seni sahibin olan Rabbinden alıkoyarsa o senin dünyandır. Dünya hayatı kötüdür gibi düşünceye sahip olmak asla dinde yeri olmayan sübjektif bir görüştür. Bir insanın malı mülkü onu Allah'ın zikrinden alıkoymuyor, hatta bununla hizmet ediyor insanlara faydalı olmaya gayret ediyor ise bu kişi dünyada, âhiret hayatını tahsil ediyordur... Öte yandan hiç dünya ile meşgul olmuyormuş gibi görünüp ibadet ve taatını insanlara gösteriş niyetiyle yapan bir kişi; garazı dünyada beğenilmek olduğundan tam bir dünyaperesttir. Âhirette de nasibi yoktur.
Anlaşıldı ki kalp ile kalıbı birbirinden ayıran bunların vazifelerini en güzel şekilde yerine getiren kişi eskilerin tâbiri ile el kârda, gönül yârda hareket edenler, dağlar kadar mala-mülke sahip olsalar yine de dünyalıkları yok sayılır. İşte bu hâl üzere olan kişinin ortaya koyduğu bütün fiillerin hepsine hizmet denir. Şöyle bir sual akla gelebilir.
Hep şöyle işitir ve biliriz ki dünya kelimesi "denaet"ten gelir. Yani alçalma, alçaklık, düşme, düşüklük gibi süfli mânâları kapsar ve hep derler ki kelime mânâsı bile alçalmak demek, bu sebepten dünya ile meşgul olmayın hatta parayı pulu belden yukarı bile koymayın. Bir lokma bir hırka ile yaşayın gibi sözleri hep duyarız. Ağız birliği yapmış gibi herkes böyle söyler. Buna ne dersiniz?
Bu türlü evhamlara ve yanlış anlamalara hakîki âlimler şöyle cevap vermişlerdir. Evet, dünya kelimesi alçalma demektir. Fakat bu dünya hayatı kötü demek değildir. Ruhlar âlemine nispetle ve âhiret yurdundaki nimetlere kıyasla yaşanılan hayat küçüktür ve düşüktür. Zira ruhlar âleminden aşağıya indirildik ama âhiret yurduna çıkış, bu indiğimiz yerdendir. Burada verilmesi gereken düşünce, indirildiği yeri kendi ebedî mekânı zannetmek, nereden geldiğini ve nereye gittiğini ve nereye götürüleceğini bilmemektir. Makbul olmayan düşünce budur.
Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi yerde para gördüğü zaman onu yere düşüren kişiye Nimeti yere düşürdün al onu. Onunla talebe okutuluyor. Onun vesilesiyle fukaranın-yoksulun, hastanın işi görülüyor. Allah'ın nimetine hürmet edin derdi.
Yine Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e nispet edilen ve ihtiva ettiği mânâ açısından da bu nispetin doğru olduğu düşünülen çok güzel bir söz vardır, Dünya âhiretin tarlasıdır. Hangi akıllı adam tarlayı ayrı, evini gayrı zanneder. Tarla o ev için vardır. Tarlada yaptığın hasatla, çalışmayla evine bir şeyler getirebilirsin. Yaşadığın yeri mâmur edersin. Bu şekilde dünya hayatını düşünen kimsenin durumu sâdece dünyayı düşünen kişiden daha iyi olmalı, daha zengin olmalı ve hizmet farkıyla seçkin hâle gelmelidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) fakir değildi. Ticaretle meşgul oldu. Zamanında geçerli olan işlerle bizzat meşgul oldu. Anlaşılması için yine soru cevap şeklinde gidelim. Peki öyleyse, hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hanesinde ekmek bulunmadığı, bazen yemek için ocağın günlerce uyandırılmadığını okuyoruz. Nasıl fakir değildi dersiniz? Zâten hizmet konusunu bu nevi yanlış düşüncelere mâni olur ümidiyle kaleme aldık. Bu soruya karşılık bu cümle alâkasızmış gibi gözükebilir. O hâl de alâkasını bulalım.
Hz Peygamber Efendimiz (s.a.v.) fakirlikten dolayı bu çileye mâruz kalmadı. O merhamet membaı âlemlere rahmet olarak gönderilen Zât-ı Âli elindekini hatta her şeyini fakirlere insanlara ve isteyenlere infâk eder, ikram ederdi. Ümmetinden birisinin aç olduğunu, ihtiyacı olduğunu bildiği anda hemen hizmetine koşar onun müşkülünü çözerdi.
Duası, niyazı kabul olan O Peygamber, sadece dua ederek Allahu Teâlâ'ya niyaz ederek bu müşkülü çözebilecekken insanlığa, ümmetine örnek olarak hizmette ve infakta en son mertebeyi yaşayışıyla göstermiştir.Bizler büyüklerimizin ne muazzam bir hizmet aşkıyla yaşadıklarını bilmediğimizden ve kalplerimizde o aşktan nasip olmadığından dolayıdır ki onların ne fakirliklerine ne zenginliklerine ne eserlerine ne de sözlerine aklımız daha doğrusu aşkımız erişmiyor.
Tasavvuf yolunda eğitim veren üstatlara mürşid denir. Bu eğitimin verildiği mekteplere de âsitane, tekke veya zaviye denilir. Gerçi bu herkesçe bilinen malumattandır, ancak göz ardı edilen hatta bazen eğitimi alan dervişler tarafından dahi gözden kaçan bir tâbir vardır. Eskiden tekkelerdeki postnişin yani oranın idaresinden mesul olan zâta hâdimu'l-fukara yani fukaranın hizmetçisi lakabı verilirdi. Bu ifâde postnişin efendi lakabından, ifâdesinden daha yüksek bir unvandı. En büyük şeref âhiret yolu için hizmet eden zâtlara seyr ü sülûku dahi, Yaratıcıya ve yaratılana en iyi şekilde hizmet etmek eğitimi olarak görmüşlerdir. Dervişlik yolundaki eğitimi (seyr ü sülük) tamamlamak için hizmet şartı vardır. Herkesin kabiliyetine, sahasına göre hizmetler belirlenir. Fakat esas hizmet seyr ü suluktan sonraki hizmettir. Pratik olarak özetlersek; kişi manen ilerler neticede kendisine ve Rabbine arif olursa haydi şimdi öğrendin artık hizmet edebilirsin denir. Bu da gösteriyor ki geliş ve gidişimizdeki paye hizmetten ibarettir vesselam.
İslâm'ın mânâsını iki bölümden oluşan tek bir cümleyle âlimler şöyle ifâde ediyorlar. İslâm, Allah'ın buyruklarına kendi kâbiliyetince en iyi şekilde tazim etmek (yani emir ve yasaklarını kulları olarak bizlere bildirdiklerini elimizden geldiğince hayata tatbik etmek) bütün mahlûkâta muhabbetle hizmet etmektir. İki bölümden oluşan tek bir cümledir dedik. Yani sâdece Yaratıcı'nın hizmetin de olup mahlûkâta hizmet etmemek gibi bir düşünce sakattır, yanlıştır. Ben Allah'ın kullarına, mahlûkâta, insanlara, hayvanlara yardım ediyorum, hizmet ediyorum, bu bana kâfidir demek de eksiktir ve çok büyük bir hatadır.
İnsanın iki yönü vardır. Bir yönü Mevlâsına baktığı yüzüdür, diğer yönü mahlûkâta baktığı yüzüdür. Hizmet bu ikisini dengede götürebildiği nispette değer kazanır. Biri, diğeri için tercih edilmez. Çünkü her ikisi birlikte bütünü oluşturur. Bunu iki ayağı da kurulmuş köprüye benzetebiliriz. Yarım köprü insanı karşıdan karşıya geçiremez. Velev ki o yarım haliyle mükemmel olsun, çok da sağlam yapılmış olsun; karşıya, iki köprünün ayağı birleşmeden geçmeye çalışmak, boş bir çabadan ibarettir.
Bazı üstatlar sadece mahlûkata ve insanlara hizmetle kendilerini yeterince hizmet ettik zannedenlere yeryüzündeki hayvanları örnek göstermişlerdir. Zîra bir çok hayvan (inek, arı vs) âdeta insanlara hizmetle ömürlerini geçirirler. Meselâ bir inek az bir masrafla yetiştirilir. Litrelerce süt verir. Nihayet süt veremeyecek hâle geldiğinde kesilir. Derisinden tırnağına, kemiğinden etine kadar her şeyinden istifâde edilir. Bu haliyle en üstün hizmet madalyası bile alabilir. Ama bizlerin bir farkı vardır. İnsan olarak, bir vechemiz (yönümüz, yüzümüz) hep Mevlâ'sına yönelmiş o manevî gıdasını da tahsil etmiş olmalıdır. İki hizmet de asla hafife alınmaz.
Hz Mevlânâ Celâleddin Rûmî, "En cömert kişi nefsini Allah yoluna verendir. Nefsin ibadet etmek istemez. Seni hep rahata, tembelliğe sevk eder. Allah'ın rahmetini, sonsuz merhametini sana farklı şekilde gösterir ve 'nasıl olsa seni affeder, yapmasan da olur gibi sözlerle cimriliğe, tembelliğe sevk eder. İşte cömert kişi ona denir ki; nefsi böyle dediği hâlde kulak asmaz, emirlere itaat eder" buyurmaktadır.
Cenâb-ı Pir insandaki başka bir hastalığa da dikkat çekmiş oluyor böylelikle. Çünkü mahlûkata, kullara hizmet ettiğinde kişi yaptığı işin tesirini veya yansımasını hayatında görebilir ama kişinin Rabbine yaptığı ibadetin neticesini, sevabını hemen görmesi veya müşahede etmesi pek mümkün olmadığından ve mizacımız gereği aceleci oluşumuzdan çoğunlukla ibadet sahasında tembellik hastalığı baş gösterir. Hâlbuki kişi bir bilebilse. (Allah bildirsin.)
Baba himmet! demişler, Oğul hizmet diye karşılık almışlar, sözü bilhassa tasavvuf kültürüyle haşır neşir olanların çokça dinledikleri deyişlerdendir. Sözü biraz açarsak, seyr ü sülûkun başında her şeyi tozpembe gören sâlikler, Bize himmet edin! demişler de yolun büyüğü olan zât da; Evlâdım hizmet! Hizmet! demiş. Sözdeki incelik ilk bakışta fark edilmiyor. Kabaca şöyle anlaşılıyor; Ben size himmet edeceğim ama önce bir hizmet edin ki himmete mazhar olasınız. Hâlbuki söz bu mânâya gelseydi karşılıklı çıkar ilişkisinden farkı kalmazdı. Hem karşılıksız sevgi ve hizmeti hayat tarzı olarak benimseyeceksiniz hem de böyle düşüneceksiniz. Bu fevkalâde tezat oluşturmaktadır. Peki öyleyse anlatılmak istenen nedir?
Hizmet etmek nasip işidir. Mânevi rızkı olmayan kişi hizmet edemez veya hizmet ettiğini zanneder.
Mürşid bu sözüyle bu duruma işaret etmektedir. Bize himmet edin diyen, yolun henüz başlangıcında olan kişilere; Oğlum hizmet ediyorsunuz yal Hiç himmet olmazsa siz hizmet edebilir misiniz? Bizim himmetimiz sizde hizmet olarak aşikâr oldu, vücut buldu. Siz hâlâ himmet peşinde misiniz? Hizmete devam edin demektedir.
Balıklar denizden çıkmadan, bulundukları yerin farkına varamazlarmış. Tabi akla şu da gelebilir. Falanca, Şöyle şöyle hizmet ettim de şunlara şunlara mazhar oldum dedi. Peki bu nasıl oldu? Onun cevabını şöyle veriyorlar. Hizmetin, himmet olduğunu ilk başta bildi. Bu bilinçle şükrünü yerine getirmek için hizmetine devam etti. Allah u Teâlâ 'şükrederseniz arttırırım'buyurduğundan hizmetin ecri kat be kat himmet olarak arttı. Himmet, hizmeti geçti. O kadar ki başkasına dahi himmet edecek hâle geldi.

Bâyezîd-i Bestâmî bir davete iştirak etmiş. Yemek verilmiş. Yatsı namazı için orada bulunanlar abdest vs. işlerini görmekle meşgulmüş. Bu esnada bir ihtiyarın kendi başına bir köşede elindeki ibrikle abdest almaya çalıştığını görmüş. Etrafta bu kadar, o ihtiyara hizmet edecek kişi varken hiç kimsenin kalkıp da yardım etmemesi dikkatini çekmiş. Fevkalâde feraset sahibi olan Bâyezîd-i Bestâmî Hazretleri ihtiyarın yanına gelmiş. Usulcacık ibriği tutarak, ibriği almak için müsaade istemiş. O zât da, pek memnun olmuş. Ayaklarına da suyu döküp ihtiyarın potinlerini giydirdiği sırada, yavaşça kulağına eğilip Hz Bestâmî; Amcacığım sen gençliğinde hiç hizmet etmedin mi ki, şu insanların hiçbiri sana hizmet etmiyor. Bu nasıl bir iş merak ettim. İhtiyar amca uzun uzun tebessüm etmiş, o da Hz Şeyh'in kulağına eğilerek; Ah güzel evlâdım elbette hizmet ettim. Hizmet ettim, hem de senelerce mürşidime. İhvanıma hizmet ettim. Elimden geldiği kadar mahlûkata hizmet ettim. Hiç etmeseydim senin gibi bir kutb-ı âlem benim ayaklarıma su döker miydi? demiş.»

ruhul beyan sohbetleri bölüm 3 hasan kamil yılmaz (+oynatma listesi)

ruhul beyan sohbetleri bölüm 2 hasan kamil yılmaz (+oynatma listesi)

ruhul beyan sohbetleri bölüm 1 hasan kamil yılmaz (+oynatma listesi)

A-Z´ye Osmanlı Imparatorluğu/Hayatı - Kadir Mısıroğlu - TV net

A-Z´ye Osmanlı Imparatorluğu/Hayatı - Kadir Mısıroğlu - TV net

Osmanlı Devleti - Flim

Fatih Sultan Mehmet ve İki Papaz Full 3D Film

(B009) Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (+oynatma listesi)

(B005) İmâm-ı Rabbânî (+oynatma listesi)

(B004) İmâm-ı Gazali (+oynatma listesi)

(B003) İmâm-ı Şâfiî (+oynatma listesi)

(B002) İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (+oynatma listesi)

(B001) İslam Tarihi - Hz. Muhammed ve 4 Büyük Halife Dönemi (+oynatma li...

Bab' Aziz (2005) Türkçe Dublaj

Hz.Süleyman'ın Krallığı Turkce izle

Ömer Muhtar

Bilal-i Habeşi Azan (hicret.sayt.ws)

Bu özet kullanılabilir değil. Yayını görüntülemek için lütfen burayı tıklayın.

Dursun Ali Erzincanlı Uveys el Karni Veysel karani Full Dini Film Çok ...

Hz. Rabia // Dursun Ali Erzincanlı | Tek Parça

Veysel Karani - Efendisinden Hırkasını Alırken...

Çağrı Filmi (The Message) Türkçe Dublaj 1080p ᴴᴰ

Anka Kuşu Filmi Full Tek Parça

8 Şubat 2014 Cumartesi

irfan kitaplığı

https://www.dropbox.com/sh/udug7tq8t1qebqm/QKigYwSZyC

Üstâd Necip Fazıl Kısakürek - Konya Konferansı

Üstad Necip Fazıl Kısakürek -- Konya Konferansı

Necip Fazıl Kısakürek - Dünya Bir İnkılap Bekliyor Konferansı

Üstad Necip Fazıl'ın Muhteşem Ayasofya Konferansı (29 Aralık 1965)

Reis Bey 1988 - NFK

Necip Fazıl Kısakürek- Mümin İle Kafir


"Allah Teala için Sevmek - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"Allah (cc) için Sevmenin Sebebleri, Sonuçları - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - T...

"Allah Teala için Sevmek 2 - İhyâ'u Ulûm'id Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"Kalbin Perdeleri - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"İnsan Kalbinin Farkı - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"Kalbin Sıfatlarıı - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"Kalbin Yardımcıları - İhya'u Ulum'id-Din" - Tasavvuf Okumaları

"İmanın Çeşitleri - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"İnsana Verilen Ruh 3 - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"İnsana Verilen Ruh 3 - İhyâ'u Ulûm'id-Dîn" - Tasavvuf Okumaları

"Allah için Sevmenin Sınırları - İhyâ'u Ulûm'id Dîn" - Tasavvuf Okumaları

Nefs Mertebeleri - Radiye Merdiye Safiye - 5-6-7. mertebeler

Nefs Mertebeleri - Mutmaine - 4. mertebe

Nefs Mertebeleri - Mülhime - 3. mertebe

Nefs Mertebeleri - Levvame - 2. mertebe

Nefs Mertebeleri - Emmare - 1. mertebe

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Beş Hazret Mertebeleri (Hazarati Hamse- Ef'al, Esma, Sıfat, Zat, İnsanı ...

Prof. Dr. Necdet Tosun İmâm-ı Rabbânî

Prof. Dr. Necdet Tosun Nakşibendilik Tarihi

Prof. Mahmud Erol KILIÇ | Niyazi Mısri Sempozyumu


Hz. Arabi Semp. Tebliğleri Doç. Dr. Ekrem Demirli-1


Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Sadreddin Konevi Sempozyumu


Hz. Şems Semp. Mahmut Erol Kılıç-2


Hz. Şems Semp. Mahmut Erol Kılıç-1


İMAM RABBANİ SEMPOZYUMU


LETAIFLERIN EGITIMI-İŞARETLER

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Cenab-ı Hakk (c.c), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk´ın kadim ilminde var idi. Ama Allah (C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi.
Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını gerektirdi. O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpirce ışığa tutulmuş karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü.
Cenab-ı Hakk´ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk´ın saltanatı karşısında, kendisini sevip ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı. O´nun yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimleri (felekleri) ve hayvanları yarattı.
Cenab-ı Hakk´ın azameti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları kahretmek suretiyle, kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların hizmetçilerini yarattı. Yine Cenab-ı Hakk´ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı.
Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat âlemi denilen (âlem-i Halk)´dandır.
Bunlar: maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su ve nefistir. Bunların başkanı, hakimi ise nefistir.
Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan: kalb, ruh, sır hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin vucuddaki yerleri ise şöyledir: Kalb, sol memenin dört parmak altmda; ruh, sağ memenin dört parmak altında; sır, sol memenin iki parmak üstünde; hafi, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır. Âlem-i emirde bulunan bu beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur.
Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir. Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir. Bu hikmete binâen, ruha karşı üstünlük kuran nefis onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl yurdundan habersiz hale getirir. Onun hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür.
Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiblerini kor.
Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve gücü bakımından sırtlana benzer.
Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz. Ölmüşcesine gaflete düşerler.
İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Önce kalbden mâsivâ gider, zikre geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir. İnsanda, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O´nun sıfatlarına dönüşür. Münâfıklık, nefsin sıfatlarından biridir. Vücüdun maddi unsurlarından suya bağımlıdır. Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür. Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i Kerimede şöyle buyuruyor:
"Mü´minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir." (Şuarâ sûresi:215)
Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür. Şu âyet bu duruma ne güzel işarettir:
"(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri,onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer Tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kı-larlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir." (Tevbe, ayet: 5)
Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hali ne güzel cevap veriyor:
"Çok yemin eden alçaklara itaat etme." (Kalem sûresi, 10)
Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit ileri geleni; tembellik,uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür. Yine şu ayet bu hale ne güzel işaret ediyor:
"Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman "Biz (dünyada) Allah´ın (teslim olmuş kulları)yız ve biz (ahirette) ancak ona dünücüleriz" diyenlerdir." (Bakara, ayet: 156)
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak yaratıldı. Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi ruh bu alemle ilgi kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan emir alemine karşı bir özlem duyar.
Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek evinde abdest almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır.
Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat, ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi.
Abdurrahmân-i Tâği (k.s), Sadi-i Şirazî´nin şu beyitlerini şöyle açıkladı:
"Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok.
Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir." 
Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah´ı sevmedikçe şeyhinin memleketini veya misal âlemini sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi ve Allah sevgiside yoktur. Mürşidini seven kimsenin mürşidinin memleketine ve O´na taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah´u Teâlâ´yı seven kimsenin de O´nun muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur. Mânâ âleminin üstün mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah´ü Teâlâ´nın sevgisini kazanmakla mümkündür.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) İmamı Rabbani´nin (k.s) şu sözlerini nakletti: Emri bilmaruf ve nehyi anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları o beldede şeytanın vekilleridir. Seyda-i Tâğî (k.s) diyor: İmamlar o beldenin önderlerdir. Önder olmalarından dolayı yöre halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz. Tarikata intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekattık teheccüd namazı ile üç rekatlık vitr namazını terk edilmemelidir.
Normal zamanlarda sünnneti terkeden kimse, sekre düştüğünde farzları da terkeder.
Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır.
Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp bidat ve ruhsat verilen kolaylıkları terk eden tarikat kalıcıdır, sona ermez. Şevk ve heyecana dayanan tarikat kısa zamanda yok olup etkisini kaybeder.
Seyda´ya bu sözlerinden sonra sordum:
-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı?
-Olsun bir şey farketmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe şeriatın emir ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe sahibine mülk olmaz.
Abdurrahman-ı Tâği´ye (k.s) sorduk:
-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı?
- Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs´ın kapısından bizim öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat sevap değil muhabbettir.
Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) Mektubat adlı eserindeki mektuplardan biri olan ve içinde "kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur" şeklinde bir ifade bulunan mektubu arzedince kendilerinden şu cevabı aldım:
-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onları sevap kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar. Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı Azam hazretleri emretmiştir."
Seyda´nın bu sözleri üzerine yine dedim ki: "Gavs´ın halifesi Şeyh Halid, Gavs´dan şöyle naklediyor:"Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar." Seyda (k.s) dedi:
"O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri yapmayı emrediniz. Nafile namazları terkeden birini görünce kendisine farz kazaların mı var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları kılmaya teşvik ediniz. (Safi mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp kazasını bitirmesi gerekir.)
Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti: Cenab-ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir.
Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.
Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir:
"Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem. Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i Rumi´yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir:"Allah´tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı Hakk’a karşı gelmezdi."
Ayrıca Hace Azizan hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi.
Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki:
-Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim...
Şeyh hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah´ı tanıyıp O´na kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim, cehenneme düşmeyeyim diye değildir.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım" (Mutaffifin -22-28)
Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım." (Keşful-HafaII/Hadis no:2016) ( Bu haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah´dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.)
Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar. Müridin mutlaka zat-i muhabbet sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem ve nimet aynı olur.
Bu sözlerden sonra şu farşça beyitleri okudu:
Allah´ın hem lutfuna hem de kahrına aşıkım
Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O´na aşığım.
Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî daha sonra şöyle buyurdu: Mukerrebûnun Cennetteki içecekleri Tesnim´dir. Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir içecektir.
Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: 
Mukarrebunların gaye ve maksadlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah´a yakınlık makamı vardır.

Ebrâr´ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir.
Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler.
Bakınız, size şunları da söyleyeyim.(seyda).Gerek haller gerekse tahsil edilen manevi merdivenler ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk´ın başka bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:
"Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir." (Keşful Hafa,1-373 /Hadis No:720)
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) hz.leri şöyle buyuruyor:
-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber´in (A.S.V) şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir.
Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer´î meseleleri Kitab´ul-Envâr adlı eserden arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti. Seyyid Tâhâ hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı esas almıştır. Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal etmemiştir. Şeyh hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi:
-Bakmız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir.
Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla terketmeyin.(Emir derecesinde tavsiye)
Abdurrahman-ı Tahi hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur. Mevlâna Halid Bağdadî hz.leri "Saliklik ne zaman son bulur" şeklindeki bir soruya karşılık:"- Beşikten mezara kadar devam eder"demiştir. Bizim tarikatımız sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur. Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner.
Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid bu sevginin dışındaki bütün sevgileri terkedip unutmalıdır. Şu beyitler ne güzeldir:
Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz.
Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.
Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor:
"Aşkı daha çok olanın fena alanındaki mertebesi daha yüksektir."
Gavs´ın (k.s) kapısında, Ali Can ile sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can´ın Gavs´a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs (k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ´nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi.
Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can dedi:
"Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı.
Sûfi Said ise Gavs´dan daha çok muhabbeti başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülük edemedi. Ali Can ise, seyri sülük yapıp kemale ermiştir. Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Gavs´ın (k.s) vefatından sonra halifesi Şeyh Halid´e (k.s) mektup ile şeyhimizin oğlu Celaleddîn´in bana yaptığı bir haksızlıktan dolayı şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor: Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs´a (k.s) karşı muhabbet beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin başkasına meyil etmesin.
Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir yere giderdi. Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki memleketimizdeki talebeler buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip uzak olmasına rağmen ona gidip icazet alırlardı. Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır. Bu makamda Vahdet-i Vücudun hayali vardır. Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı.
Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar. Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz.
Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum: Büyüklerin herhangi bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum. Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu:
"Surete bağlı kaldığın müddetçe ebediyen mananın kokusunu duyamazsın."
Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğini işaret etti. Sonra yanlış okumaları lafza önem vermemelerindendir dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu: Bu tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır.
Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed´in beyti:
"Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ kurmamıştır. Buyurunuz bakınız seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur."
Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah´ın tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde hayalini Allah´ta toplamakla olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır. Bu manzara müride büyük zarar verir. Terketmeden zararın farkına varmaz. Salikin birisi şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını hissettim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kalb üzerinde lafza-i Celâl´in beşbinden eksik olması tarikatın adabına göre caiz değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan teveccühe katılamaz.
Bir başka seferde şöyle buyurdu:
"Bu nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın."
Seyda (k.s) bid´atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi:"Biz onların tarikatlarını ve nisbetlerini inkar etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı Nakşibendin adabını tatbik etmediklerni söylüyoruz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Bir mürid üsîadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır. Daha fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde kalır.
Seyda´nın (k.s) bu sözü üzerine ben:"Bu kimseler murad olan kimselerden midir?
Seyda(k.s):
"Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz? Muradlık tevbe edilene kadardır. Tarikatten fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır.
Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle dedi:"Benim yaptıklarıma uymayın sözlerime göre hareket edin", sonra şöyle devam etti:
-Kendi nefsimde düşündüm ki böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir. Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar nefislerinin esaretinden kurtulup benim gibi iyi oldukları zaman benim gibi rahat döşeğe oturmalarında sakınca yortur...
Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor:
- Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer. Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir.
Gavs ´ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi gibi çevreye de faydalı oldu.
Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır.
Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur. Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir, yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid´at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani´den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor:
-Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavn bunun tersini söylemişlerdir.
Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (s.a.v) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır, Nemrut ve Firavn´a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber´in (s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavn ve Nemrut´un aklını beğenmiş olur. Nitekim Hadis-i Şerifte:
"Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel´undur. Yalnız Allah´ı zikretmek müstesna" buyrulmuştur. (Keşfu´l-Hafa:1/496)
Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir .Nefs ise Allah´a düşmandır. O halde nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk´a düşmanlığı gösterir.
Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir.
Gavs-ı Hizanî (k.s) birgün bizlere şu vakıayı anlattı:
-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas mescidine gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyyet ise şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır.
Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın gerileyip yol alamamasının sebebi sûfilerin halifelik sevdasıdır. Çünkü onların sırf gailesi halife olma arzusu idi.
Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız.
Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır. Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması gerektiğini düşünmelidir. Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı kabul etmelidir.
Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti:
-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terketmez. Mürid kendi amelini uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır.
-Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah´a (k.s) niyyet konusunda şunları söyledi:
-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir yol takib ederdi: Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse attırır, hakarete maruz bırakırdı. Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh vefat ederken şöyle dedi:
-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı.
Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira"Fena reddedilmez" denmiştir. Ayrıca Gavs ´ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir.
Gavs´ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi.
Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir. Mesela mürid, abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır.
En üstün keramet; istikamet ve cezbedir. İnsanlardan yüz çevirip Allah´a sığınan kimse velidir.
İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık seksenbin yıl azabı vardır. Eğer Allah´ın affına mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyliyemeyenin imanı yoktur. Fatiha´yı okuyamıyan kimsenin nikahı batıldır. Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre)
Abdurrahmân-i Tâğî´in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda´nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid´e ulaştığı zaman şöyle demiştir:
-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin fatihası düzgün değilse, Seyda´nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir)
Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek gerekir.
Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir köyün müridine gelen nisbet başkadır.
Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez. Mürid nisbet almak istediği zaman kendi halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir. Mürid her yerde ve her zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır.
Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri şöyle devam etti:
-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olmpsi demektir. Evin nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini göremem.Bu söylediğimin tersi de doğrudur.
Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur.
Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü feyiz sayıya göre gelir.
Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır.
Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe birarada olmalarını isterim. Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür.
Abdurrahamna-i Tâği (k.s) buyurdu:
-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah´dandır. Kötülük ise kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah´ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir:
"Hemen Rabb´ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O´nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr/3)
Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber´in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki peygamber (a.s) bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. ( Peygamber (a.s) bundan da masumdur.)
Bu duruma göre insan iyilikleri Allah´a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her zaman yüce Allah´dan mağfiret dilemelidir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti, sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır. Her zaman nuzura dikkat edip, nisbeti almaya hazır olmak gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:
-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin özellikleri arasında yer almaz.
a)Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye edinmesidir.
b)Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz.
Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi olandır. Daha sonra sırası ile; çığ gibi, duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:
-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun? Dedim: Hayır Efendim. O zaman bana dedi:
"-Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk ediyorsun?
Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), birgün Gavs ´ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi:
Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti sınırlı kaldı. Alaüddîn Attar´ın (k.s) durumu ise değişikti. O´nun kalbine hem Allah hem de gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi.
Ben o sırada: Alaüddîn Attar´ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye sordum. Şöyle cevapladılar:
-Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terkedip ondan sıyrılma seyrini diğer alanlardaki seyirden öne almaktır. Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahade ve cezbe alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok terâkki etmelerini sağlamaktır. Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı diye üzülmesin. Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı Şa´rani´nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor: Azizan´nın (k.s) âdetlerinden şöyle bir durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu "cariyeme sarkıntılık etti" diye şikayet ederdi. Şikayet edilen mürid, yargılnıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi. Azizan (k.s) hz.leri ölüm anında "Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır" demiştir.
Azizan hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman
-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak içn böyle yapıyorum, demiştir.
Üstad hz.leri son olarak şöyle buyurdu:
-Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde şöyle buyurdular:
İçerimde bir kuşku doğdu: "Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi değildir." endişesine düştüm. Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen, nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı.
Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır, diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz. Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer´î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir.
Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur. Çünkü rüyasında gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arzetmelidir. Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır.
Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir ederdi. Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir. Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı şöyle anlattı:
A-Abdest almak,
B-Tevbe edip, Allah´a sığınmak niyeti ile gusül almak,
C-İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir.
D-Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır.
Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına, hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder.
E-Yirmibeş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder.
F-Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir fatiha okusa da yeterlidir.
G-Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür.
H-Mürşide rabıta yapar.
Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar konuşmamalıdır.
Seyda intisabını şöyle açıkladı: Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu yapmadım. Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam emir buyuruldu.
Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı olmuştur. Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki:
-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor-
-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Taki temeli düzgün ola. Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır. Yâni ders vermeye gerekli önemin gösterilmemesidir.
Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki:
-Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek şeyhliğin yarısıdır. Diğer yarısı ise teveccühdür. Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk´tan (C.C) afvu mağfiret dilemelidir.
Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek bu yolun makbûliyetini anlatınız.
Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatmız. Teveccühün önem ve makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz.
Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka anlatınız.
Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi, mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi ve tütün iç-memesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli ile meşgul olmalıdır. Allah´a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi:
-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s) gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor:
"Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın."
Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun.
Bir mürid, bid´at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek lazımdır.
Zikir ederken, Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir. Varlık yalnız Allah´a mahsustur. Vahdet Allah´ın varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı. Tevhid ise bizim Allah´ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir. Varlıkları kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler. Cenab-ı Hakk (C.C), âlem var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu.
Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah´ın (C.C) ışığı ile aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur.
Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk´ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı olarak büyür.
Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk´ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır. Eğer konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
-Kalb zikri en az beşbin, ortası onbirbin, en fazlası yirmibeş bindir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür. Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:"Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır. Sonra bunu takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir."
Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor: Havas hakkında değildir. Bu devrin havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır. Hatta İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur.
Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin hastalıklarından fazladır.
Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün sayılacaktı. Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan uzağız.
Peygamber Efendimiz´in (s.a.v):
"Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez." (Keşful Hafa, l/Hadis no: 598)
Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz´den (s.a.v) başkasının bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi Peygamber’in (a.s) bildirmesi iledir.
Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder.
Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını sağlar. Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara riayetle mümkündür.
1-Rucu makamına ermiş bir velinin sohbeti ile,
2-Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki bin çekmekle,
3-Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatların tecellisinden arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır.
Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır. Sır ateşin mukabilidir. Ateş tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır. Özelliği ise hiddet ve öfkedir.
Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır. Su tabakası ise ateş tabakasının beşbin yıl altında bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise münafıklık alametidir. Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karekterini alır.
Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır. Bakınız Ayet-i Kerimede ne buyuruluyor:
"Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük." (Tin,4)
Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar. O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak yükselip terakki etmeye başlar. Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki eder. Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder.
Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder. Böylece kalb yükselip terakki eder. 
Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu, İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah´dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi güzel huy ve vasıfları kazanırlar.
Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
"Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler." (Furkan,72)
Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah´ın muhabbetini tahsil eder. Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah´a yakınlık kazanırlar. Nefs çok zalimdir. Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür. Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi hegomanyasına alarak terakkiyetini sürdürür.
Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır. Bu halin sonunda letaifler, kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama temkin makamı denir. Bu makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Arş´a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir. Sohbetimizden konu ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır.
Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı bulunur.
Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hefa´nın ve ahfanın makamı ise âlem-i zattır.
Sır´rın , hafa´nın ve ahfa´nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir.
Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur.
Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık söz konusudur. Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman ise bütün alemi harap olur. Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.Tam geri dönüş ise ahfa´nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah´a muhtaç kimse demektir. lstılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çünki meramı Allah´tır
Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır.
Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak nakşiler dahildir:
"Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir."
Bir mürid, cezbe haline düşünce nakşi olur. Ama bir nakşibendi sûfisi cezbeye düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler. Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler. Çünkü bu yolun mensupları şu safhaları terk ederler:
A-Dünyayı terk etmek,
B-Ahireti terk etmek,
C-Varlığı terk etmek,
O-Yokluğu terk etmek,
E-Terk-i terk (terk etmeyi terk etmek)
Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler:
Dal : Dünyayı terki,
Re : Ahireti terki,
vav : Varlığı terki,
ya : Yokluğu terki,
şin harfi ise: terki terk işarettir. Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır.
Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattır. Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî şöyle cevapladı:
-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir.
Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak kişinin kendi iradesi dahilindedir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir. Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya da uyanklığa doğru olur.
İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın.
Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir. Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir vakit yoktur.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünki nefis insanı her zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz.
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur buldum ve cezbeye düştüm.
Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat eder. Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm.
Arkadaşının özürünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):
-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum.
-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir?
-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile üstadın muhabbetini farketmemekten ileri gelir.
- Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever. Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak haramdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu:
-"Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır."
Hatmenin yapılış şekli "Câmiul-Usûl" adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir.
1-Faliha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur. 
2-Peygamber Efendimize yüz defa Selavat getirilir.
3-Elemneşrahleke Suresi yetmişdokuz defa Besmele ile birlikte okunur.
4-İhlası şerife binbir sefer okunur.
5-Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur.
6-Peygamber Efendimize tekrar yüz selavat getirilir
7-Hatme Duası okunur.
Imam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine "La havle vela kuvveti illa billahil aliyyil Azîm" denilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile olan huzura mani olmaz. Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine mani olacak hiç bir şey yoktur.
Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu:
-Behlül-ü Dane´nin "Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş" sözünün bu üç vakitte uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridten maksat Allah´ın emirlerne muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah´ın hükümlerine rıza göstermektir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi. Yanlız, Mevlânâ Halid (k.s) hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile kesilmediğini söylerdi.
Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok güzel bir nisbete sahipti.Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend´in şu mısrasını okudu.
- Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.
Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. "Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman olan Allah´ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır."
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî Meşâyıhı Kiram´ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye ters düştüğünü belirtti.
"Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır." (Furkan 25/70)
İki söz bir birine zıt düştüğünde birisininin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır. Allah´ın sözü doğru olduğuna göre Meşayıhın sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur: Meşayıhın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse pişman olur, istiğfar ederse Allah´a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur.
Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman olacaktır. Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman olmayacaktır. Şah-ı Nakşibend´in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin olmuştr. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik nekadar güzel dermiş.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam’ın münkirlerinin çoğu dinlerinde de zarar gördüler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah´tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah´a gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı:
Müridin Allah´tan üstada gitmesi, müridin Allah´ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah´ı bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır. Allah´ı bulmaya olan talebi müridi devamlı dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah´ın azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah´a ulaşmanın kendi aklına göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarfeder. Allah´ın dostuna ulaşmak Allah´a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır.
Üstaddan Allah´a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah´a çevirir. Bu durumdaki müridler, Hz.Yusuf´a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur:
Mescid-i Haram´a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke´ye askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama´nm bereketiyie gayesini Allah´a döndürmüştü.
Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi. Gavs´ın nazarı onların da gayretlerini Allah´a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb denir.
Nurşin köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu:
Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde, nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terkettiğini gördüğünüz zaman o davranışını kabul etmeyiniz. O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallc´a ve Şehabeddin Sühreverdî ´ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisinede uygulanır. Ehlullah´ın inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür. Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur. Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah´ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir.
Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Tarikat ehli "filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur." şeklindeki sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı:
Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır.
Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez. Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder.
Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´dan (k.s) sordum:
-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın yoksa talebe mi devam etsin? Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben:
"Hayalini fena tarafına bıraksın "buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak:
"Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler"mısrasını okudular.
Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu genelleştirmiştir.

Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: " Kur´an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s) zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu."

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri buyurdu:
-Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur. Tarikat ondan daha incedir. Onun için tarikat da bidat-ı hasane ve ruhsatları terk etmektedir. Azimet konusunda şeriat ve tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram´ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise sadatın emrini yerine getirmelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah etti:
"Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terketmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark şöyledir: Mesela, güsul abdesti alırken biz Peygamber Efendimiz’in sünnetini ihya niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların sevab kazandıklarını düşünürüz.
Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsanız. Dolayısıyla sizin yaptığınız güsul ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur.

Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirmek için güzel koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz.
Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi´den;
-Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O´da;
-Riyadır kurban dedi. Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben
-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana
-Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikden kolaylıkla kurtulunur.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu.
-Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur.
Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad´a yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset duymadığımı söyledim.
Seyday-i Tâği,
-Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum.
Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de, tarikat-ı aliyede kötülenmiştir. Daha sonra şunları söyledi.
-Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez.