8 Şubat 2014 Cumartesi

Gizli Lütuflar-Hikem-i Atâiyye – Atâullah İskenderii (k.s)

104. Virdi ancak cahiller küçük görür. Vârid âhiret yurdunda da vardır. Vird ise bu dünyanın bitmesiyle biter. Varlığında halefi olmayan, özenilmeye daha şayandır. Hem de vird, O’nun senden isteğidir. Varidi ise sen O’ndan istemektesin. O’nun senden istediği nerede, senin O’ndan istediğin nerede?
Açıklama: Burada vâridden murat; Allah’ın (c.c) ihsan-ı, dünya nimetleri, mükâfatları ve amellerin semere ve İlçeleridir.
Kul Allah’tan bunları istemek yerine virdine (yani dünü olarak çektiği ders ve tesbihatına) önem vermelidir, nkü vird bu dünyanın nihayetine kadardır. Âhirette (teklifi olarak) vird yok, fakat mükâfatı vardır. Kul bu dünyada terkettiği zikirden dolayı âhirette pişmanlık duyacaktır. Fırsat eldeyken kul, virdine önem vermelidir.
Allah’ın (c.c) ihsanları ise bu dünyada olduğu gibi âhirette de boldur. Hem de virdi O bizden istemiştir. Varidi ise biz O’ndan istiyoruz. O’nun bizden istediği, bizim O’ndan istediğimizden elbette daha hayırlı ve daha evlâdır.
105-106. Yardımların gelmesi istidata göre, nurların parlaması da sırların paklığına göredir. Gafil, sabahladığında o gün ne yapacağına, akıllı ise Allah’ın (c.c) ona ne yapacağına bakar.
Açıklama: Yardımlardan murat; Cenâb-ı Mevlâ’nın kalplere gönderdiği nurlardır. Bu nurlar her kalbe, kabiliyetleri hasebince yerleşir. Çalışma miktarınca müşahede ve kötü huylardan tahliye miktarınca da güzel huylarla süslenme hâsıl olur. Kalpler nefis, hevâ ve dünyevî alâkalardan ne kadar temizlenmişse ilâhî nurlar o derece parlar.
Bu nurların parlamasının alâmeti ise; tedbir ve tercihi terk etmek ve tamamen tek ve Kahhar olan Allah’ın (c.c) emrine (kazasına) teslim olmaktır. Allah’ı (c.c) tanımayan çabalar, durur. Akıllı ise, her şeyi yaratanın Allah (c.c) olduğunu bilir. Sonuçta olan, yine O’nun buyruğudur. 
107. Âbidler ve zâhidler her şeyde Allah’ı (c.c) görmekten gafil kaldıklan için her şeyden soğumuşlardır. Şayet her şeyde O’nu görselerdi hiçbir şeyden vahşet duymazlardı.
Açıklama: Âbidler amele dalmışlar, gece-gündüz ettikleri ibadetlerde müstağrak olmuşlar ve bu ibadetlerin halâveti (lezzeti) onları Hakk’ın şühûdundan meşgul etmiştir.
Zâhidler ise dünya ve lezzetini terke dalmışlar ve her şeyden soğumuşlardır. Zühdün lezzeti onları müşahededen meşgul etmiştir.
Fakat bunların eşyadan nefret etmesi, mahlûkattan uzaklaşması o konuda Allah’tan (c.c) gafil oldukları içindir. Şayet onlar Allah’ı her şeyde görselerdi, eşya ve mahlûkata karşı yabanileşmezlerdi.
Arifler ise halkla beraber Hakk’ı da görürler. Halkın şühûdu onları Hakk’ı görmekten perdelemez. Onlar kalıplarıyla halkın arasında fakat kalpleriyle Hakk’ın huzurundadır. Halk ve eşya onları Hakktan meşgul etmez ki eşyaya düşman olsun. Belki her şeyde Hakk’ı müşahede ederler. O’nun kudret, azamet ve lütfunu görürler. 
108-109. Bu dünyada işin, O’nun mahlûkatına bakmaktır. Zatının kemalini ise sana öbür dünyada açacak. Senin (O’nu görmeden) sabredemeyeceğini bildiği için sana kendisinden zuhur eden şeyleri gösterdi.
Açıklama: Âşık, devamlı maşukunu görmek ister. Göremezse sabredemez. Cenâb-ı Mevlâ (c.c) kullarının kendisini görememeye sabredemeyeceğini bildiği için onlara eserlerine bakmayı emretti. O (c.c) kullarına, zatının şühûdunu âhirette lütfedecek. Bu dünyada O’nun tecelliyatını görmek isteyen ise dağlara, ırmaklara, bitkilere, denizlere vs. mahlûkata baksın. Kâinat Mevlâ’nın kudretinin eseridir ve O’nun kemal ve kudretinin alâmetleriyle müzeyyendir.
110. Hak (c.c) sende usanç olduğunu bildi ve ibadetleri çeşit çeşit kıldı. Sende heves olduğunu gördü de bazı vakitlerde ibadet etmeni yasakladı. Ta ki kastın sırf namaz değil, namazı ikame etmek olsun. Zira her namaz kılan, namazı ikame etmiş değildir.
Açıklama: İnsanın fıtratı, aynı şeyi tekrar etmekten usanıcı olarak yaratılmıştır. Bu sebeple Mevlâ (c.c) kullarına acıyarak onlara ibadetleri çeşitlendirmiştir. Namazdan usanan Kur’an okusun, Kur’an’ı okumaktan usanan zikir çeksin vs….
Yine insanın cibilliyetinde şereh (iştah, dünya işlerine düşkünlük, heves) vardır. Bu sebeple Allah (c.c) kullarına bazı vakitlerde namaz kılmayı yasaklamıştır. Yoksa kul namazda o işi düşünür ve huşûyu kaçırırdı. Oysa huşu, ibadette çok önemlidir.
Hadis-i şerifte,
“Nice gece kalkıp da ibadet edenler vardır ki, onların bundan nasipleri sadece uykusuzluk ve zahmettir. “42
“Her kimin namazı onu fuhuş ve kötülüklerden alıkoymuyorsa o namaz kişiyi Allah’tan uzaklaştırır” buyrulmuştur.43
Allah (c.c) namazı, kılmaktan ziyade ikâme etmeyi yani dosdoğru kılmayı emretmişti Resûlullah (s.a.v),
“Kim ki abdestini güzel alır, namazlarını vaktinde kılar, kıyam, rükû ve secdelerini tastamam yapar, hususuna riayet ederse, namaz, beyaz ve parlak olduğu halde yükselir ve (lisan-ı haliyle), “Benim hakkıma riayet ettiğin gibi Allah da seni korusun” der. Kim ki abdestini güzel almaz, namazlarını vaktinde kılmaz, rükû, secde ve huşuuna riayet etmezse, siyah ve karanlık olduğu halde yükselir ve (lisan-ı haliyle), “Beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin ” der. Ta ki Allah Teâlâ’nın dilediği yere gittikten sonra bir paçavra gibi dürülür ve adamın suratına çapılır.” 44
Diğer bir hadis-i şeriflerinde,
“Hırsızlık cihetinden insanların en kötüsü, namazından çalandır” buyurmuştur. Ashab-ı kiram,
“Kişi namazından nasıl çalar yâ Resûlallah?” diye sorunca,
“Rükû, sücûd ve huşuunu tamamlamaz” buyurmuştur.45
Huşu bu derece önemli olduğu için, kullar dünyevî ihtiyaçlarını gidersin, ta ki namaza kendini verebilsin diye Mevlâ (c.c) bazı vakitleri kullarına hediye etmiştir. 
111-112. Namaz, kalpleri günah kirlerinden arındırıp, gayb kapılarının açılmasını sağlar. Namaz, münâcât mahalli ve musafat (safileşme) madenidir. Sırların alanları onda genişler ve nur ışıklan onda parıldar.
Açıklama: Bu hikmette namazın bazı semere ve neticeleri beyan edilmiştir.
Namaz kulun, Rabbi huzurunda boyun büktüğü, zül ve iftikarını izhar ettiği bir ibadettir. Nefis ise kibir, izzet ve iftihara meyyaldir. Kul, namaz sayesinde acziyetini ve kulluğunu hatırlamakta, böylece kalpteki kötü vasıflardan kurtulmaktadır.
Namazın bir neticesi de gayb kapılarının açılmasıdır. Gayb’dan maksat; melekût (mana) âleminin sırlarıdır. Namazda gayb kapılarının açılması, zahirî ve bâtınî temizliğin husulünden dolayıdır.
Üçüncü netice; kulun namazda Rabbiyle muhatabe etmesi, O’nu övmesi ve O’ndan istemesidir. Kul tilavetiyle rabbine münâcâtta bulunur, Rab (c.c) ise feth ve hicabı kaldırmak ile ona ikram eder.
Musafat, münacattan daha incedir. Musafat, hissiyat bulanıklığından arınmış olan münâcâttır.
Namaz sır meydanlarının genişlediği ve nurların parladığı bir ibadettir. Buradaki sırdan murat, zat sırrı, nurlardan murat ise, sıfat nurlarıdır. Bu namaz fena ve bekâ ehlinin namazıdır. İlk dört netice, hallerine göre sülük ehlinin namazlarının neticesidir. Gaflet ehlinin kıldığı namaz ise bu neticeleri vermez. 
• Allah (c.c) sendeki zayıflığı bildi de namazın sayılarını az kıldı. O’nun fazlına olan ihtiyacını bildi de yardımlarını çoğalttı.
Allah (c.c) bizdeki tembellik gibi zayıf vasıfları bildiği için bizlere merhamet etmiş, evvela elli vakit olan namazı beş vakte indirmiştir. Fakat amelimiz çok zayıf ve kusurlu olduğu ve kurtuluş amelle değil, ancak O’nun fazlı ve lütfuyla olduğu için bize ihsan etmiş, beş vaktin karşılığı olarak elli vakit sevabı ile mükâfatlandırmış, aynı zamanda her haseneye en az on sevap vaad etmiştir.
Bunlar Mevlâ’nın bizlere merhamet ve ihsanının göstergesidir. O’na layık amel işlemek mümkün değildir. Amelle kurtuluş yoktur. Felah yine O’nun lütfü, ihsanı ve rahmetiyledir.
113. Bir amele ivaz beklersen, o amelde ihlâstan sorgulanırsın. Şüphe edene selâmet kâfidir.
Açıklama: Ameline karşılık, mükâfat talep edersen, o amelde ihlâstan hesaba çekilirsin. Oysa ameline sevap olarak O’nun gazap ve helakinden salim kalman yeterlidir. Sana azap etmezse sen ona şükret. Çünkü sorguya çekilen amel iflah olmaz. Allah’tan haya et de noksan yapılmış hır amele karşılık bekleme.
114-115. Yapmadığın amele ivaz bekleme. Senden onu kabul etmesi mükâfat olarak yeter. Sana fazlını göstermek istediğinde (bir şeyi) sende yaratır ve sana nisbet eder.
Açıklama: Amelleri zahirde kul yapıyor gibi görünse de hakikatte onu yaptıran Allah’tır (c.c).
“Sizi de, amellerinizi de yaratan Allah’tır” (Saffât 37/96). “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (Tekvîr 81/29).
Amelleri zahirde biz bile yapsak hidayet ve tevfiki bile ihsan eden yine O’dur. Nice insanlar vardır ki ibadeti arzuladıkları halde yapmaya muvaffak olamamakta, güç bulmamamaktadır. Hidayet veren Allah olduğu gibi güç veren de O’dur.
O halde kişi, hakikatte Allah’ın yaptırdığı bir amele ivaz beklememelidir. En büyük mükâfat O’nun âciz amelimizi kabul etmesidir. Mevlâ (c.c) bir ameli bizde yaratır ve bize nisbet ederse bu yine O’nun fazlıdır. Fazilet bize değil, yine Mevlâ’ya aittir.46
Ey kardeşim! Kendinde veya amelinde bir kemalât gördüğünde onu Allah’a (c.c) nisbet et. Bir eksiklik gördüğünde ise nefse ve melun şeytana kabahat bul.
Sehl b. Abdullah (k.s) der ki:
“Kul bir sevap işlediğinde derse ki:
“Yâ Rabbi! Senin fazlın ve rahmetinle yaptım, sana şükürler olsun.” Allah (c.c) der ki:
“Ama sen bana itaat ettin, gayret ettin.”
Şayet kul nefsini görür de,
“Ben yaptım, ben itaat ettim” derse, Allah (c.c) ondan yüz çevirir ve,
“Seni ben muvaffak eyledim, ben yardım ettim ve sana kolaylaştırdım,” der.
Kul bir günah işlediğinde,
“Ya Rabbi! Sen hükmettin, sen takdir ettin, senin kazandır” derse Allah Teâlâ ona kızar ve,
“Sen günahı tercih ettin, cahillik ettin, sen işledin” der.
Kul, “Yâ Rabbi! Ben günah işledim, cahillik ettim, nefsime zulmettim” derse Mevlâ (c.c) ona rahmetiyle yönelir ve,
“Ben böyle takdir ettim, ben hükmettim. Seni de bağışlıyorum ve günahını örtüyorum” der. 
116. Seni nefsine döndürürse kötülüğünün sonu gelmez. Eğer cömertliğini sende gösterirse övgünlüğün bitmez.
Açıklama: Cenâb-ı Allah bir kulu küçültmek istediğinde onu nefsiyle baş başa bırakır. Kul hep nefsini görür.
Bir kulu yüceltmek istediğinde ise onda cömertliğini ve keremini izhar eder. Onu nefsine bırakmaz ve nefsini görmekten korur.
Resûlullah’ın (s.a.v) bir duası da şöyleydi:
“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayıncaya kadar bile beni kendi nefsime bırakma.”47
42 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/373.
43 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 2/531.
44 Münziri, et-Terglb ve’t-Terhîb, nr. 578.
45 Dârimî, Salât, 78.
46 bk. 10. Bölüm, 82. hikmet.
47 Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, nr. 5075; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/181

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder